20–22 Eylül 1998 günlerinde, İstanbul'da önemli bir ilmî toplantı gerçekleşti. Uluslar arası nitelikte olan bu sempozyum, "Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği" başlığını taşıyordu. Türkiye üniversitelerinden başka 20 kadar ülkenin üniversite ve diğer bilimsel kuruluşlarından 70'den fazla ilim adamı bu toplantıya katıldı. Hazırlığı iki yıl süren sempozyumda 60 civarında tebliğ sunulup görüşüldü. Toplantıda kullanılan üç dil Türkçe, Arapça ve İngilizce oldu. Bunlardan biri ile sunulan tebliğ, diğer iki dile aynı anda tercüme ediliyordu.
Bu sempozyum Risale-i Nur Külliyatı hakkında Türkiye'de 1995'te gerçekleştirilen toplantıdan sonra uluslar arası ikinci toplantı oluyordu. Organizasyon İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından yürütüldü. Üç yıl önceki tebliğler Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak ayrı bir büyük cilt halinde güzel bir şekilde yayınlanmıştı. Bu seferki tebliğlerin de yakında yayınlanması vâdedildi. Organizasyon Heyeti Başkanı Prof. Dr. Faris Kaya ve beraberindeki ekip, dirayetli ve dikkatli çalışmalarını, her safhada olduğu gibi yayın safhasında da sürdürmektedir. Kendilerini alenen tebrik etmeyi şahsen bir vazife saymaktayım.
Bu toplantıda sunulan ilmî tebliğleri ayrıntılı tarzda değerlendirmek, kısa bir makalenin çerçevesine sığmaz. Şahsen sempozyuma katılmakla beraber, izleyemediğim birçok konuşma oldu. Onun için sadece kısmi bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
Bu toplantı üç yıl önceki gibi çeşitli ülkelerden ilim adamlarını bir araya getirmede başarılı oldu. Hatta bu sempozyum, uluslar arası düzeyde tanınmış isimleri toplamada daha da öne geçti.
Türkiye dışından **katılanlar: Nakib Al-Attas, İmtiyaz Yusuf, Thomas Michel, Kadir Canatan, Vehbe Zuhayli, Abdulmuti El-Beyyumi, Ahmed Ebu Zeyd, M. Said Ramazan El-Buti, abid Tevfik El-Haşimi, Aşrati Süleyman, Sami Afifi Hicazi, Muhammed Halid, Abdülaziz Bergus, M. Zeki Hıdr, John O. Voli, Musa ismail Basit, Ziyad Değamin, Kutb Mustafa Şano, A. Abdürrahim Saih, Abdülaziz Şahbar, Ali Lağa, Mustafa Abu Suway, Wolf Ahmed Aries, amir Roubai, Hadice Nabravi, Hasan A. Bukayr, Muhsin Abdülhamid, Firdevs Al-Mursi, Davud Aydüz, Suat Yıldırım, Hakan Yavuz, Azra Kasımoviç, Rauf Samiali, İrfan Abdülhamid, Ğanim Kaduri, Ahmed M. Al-Kudat, Ahmed H. Şükri, Hasan El-Emrani, Oliver Leaman, Ahmed Behçet, Colin Turner, Yamine B. Mermer, Huseyn Aşur, Mehdiyye Emnuh, Alparslan Açıkgenç, Dale F. Eickelman, Bilal Kuşpınar, Seyyid Vali R. Nasr.
Ülkemizden katılanlar: Nevzat Yalçıntaş, İbrahim Canan, Ahmet Akgündüz, Bünyamin Duran, Faris Kaya, Abdullah Özbek, Lütfullah Cebeci, Niyazi Beki, Şükran Vahide, Vehbi Karakaş, Reşit Haylamaz, Osman Cilacı, Sadrettin Gümüş, İbrahim Özdemir, Sadık Kılıç, Zekeriya Kitapçı, Yılmaz Özükpınar, Durmuş Hocaoğlu, Muhittin Akgül.
Türkiye dışında Risale-i Nur'a duyulan ilginin gittikçe daha fazla arttığı anlaşılıyor. Ama ülkemizdeki üniversite öğretim üyelerinin ilgisinin o nispette arttığı söylenemez.
Türk ilim adamlarının bir kısmı, bu hususta muhtemelen şu sebeplerin tesiri altında, bazı peşin hükümlerden kendilerini kurtaramıyorlar:
1- Risale-i Nur'u incelemeye az da olsa bir vakit ayırmıyorlar. Bu eserlerden ziyade, onlarla ilişkisini kurdukları münferit durumları göz önünde bulunduruyorlar.
2- "Bu risaleler, zaten bildiğimiz bir mesele" diye düşünerek sathi bilgileri, daha doğrusu duyumları ile yetiniyorlar.
3- Nisbî hürriyet ortamına rağmen, yine de böyle toplantılara katılmanın kendileri için risk teşkil edeceğini düşünüyorlar.
4- Bu işi muayyen bir meşrebin meselesi diye değerlendirmek suretiyle, kendilerini ilgilendirmediği kanaatini taşıyorlar. Onun için de desteklerini vermemek gibi dar bir psikolojinin içine giriyorlar. Oysa matlub olan, ne lehte ne aleyhte peşin hükmün esiri olmaksızın, insanların realiteyi görmeleridir. Bir kısım kimselerin ilgisiz kalmaları, tarihin akışını değiştiremez ki.
Hem niçin direnmeye devam ediyor bazı arkadaşlarımız ki, Risale-i Nur akımı, Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir vakıadır. Bu hadiseyi, çocukluğunda, mahallesinde tanımış olduğu bir Nur dershanesinin çerçevesi ile sınırlı görmede ısrar etmenin, realite ile bağdaştırılacak tarafı yoktur. Risale-i Nur'un kitaplardan bir kitap, tarikatlardan bir tarikat, meşreplerden bir meşrep olmadığı meydandadır. Bu külliyat bütün Türkiye'ye, bütün İslam dünyasına mal olmuştur. Kimsenin inhisarında değil, umumun ortak malıdır. Üstünde herkesin yol alıp ilerleyeceği, merhum müellifin tabiriyle, cadde-i kübray-ı Kur'aniye (Kur'an'ın geniş caddesi)'dir. Nitekim ondan haberdar olan bunca ilim adamı, bunu anlamakta gecikmiyorlar. Hem Türkiye dışına çıkıp değişik birçok ülkede az çok yer tutmuş bu başlıca ürünümüzden sadece memnuniyet duymak gerekir. Hâlbuki bu külliyatı, peşin hükümsüz olarak bir miktar incelemek, onların ihtiva ettiği öncü, ufuk açıcı tarafları görmeye kâfi gelmektedir.
Fakat mesele Risale-i Nur'un önemini göstermek, onların müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin büyük bir âlim ve düşünür olduğunu anlatmak değil, artık o eserlerden azami ölçüde yararlanarak, Kur'an hidayetinden alıp asrımızın anlayışına sunduğu irşadlardan istifade etmektir.
Bunu ifade ettikten sonra, sempozyumla ilgili değerlendirmelerime devam etmek istiyorum. Bu kabîl toplantıların bazen şu zaafları olabilmektedir:
1- Sempozyumlar muayyen bir âlimi anma toplantısına, ihtifal merasimine dönüşmektedir. Menkıbevî hallerin anlatılmasıyla söz konusu büyük zatın tavsiye ve davranışlarından toplumun yararlandırılması düşünülmektedir. Bu milletin büyüklerine karşı vazifesini yerine getirmesi bakımından yerinde olmakla birlikte, ilmî incelemeyi ön plana alan toplantıların aşmaları gereken bir gayedir.
2- İlmî meselelerin ortaya atılması ile yeni bakış açıları, değişik tahliller, farklı yorum ve teklifler, sorunlar için muhtemel yeni çözüm yolları arama yerine, birtakım meşhur şahsiyetleri toplamaya yönelmesi. Kısaca ifade edecek olursak ilmî toplantı olmaktan ziyade, âlimler toplantısına dönüşmesi. Bunun da faydaları inkar edilmese de, planlı ilmî müzakereler üzerinde yoğunlaşmak esastır.
3- Yılda veya üç yılda veya başka bir periyodda benzer toplantılar düzenlemek suretiyle, şeklî tarafın ağır bastığı geleneksel hale dönüşmesi.
4- İlmî tahliller yapma düşüncesiyle, meselelerin değişik yönlere çekilmesi, konuların maksatlarından uzaklaştırılması.
Bu toplantıda genel olarak böylesi noksanlar görülmemekle beraber, bu kabîl eğilimlerin bulunabileceği düşünülerek o taraflara kayma hususunda dikkatli olmak gerektiği unutulmamalıdır.
5- Benzeri bazı toplantılarda olduğu gibi, tebliğlerin sunulması çok defa soru-cevap vaktini daralttı. Aslında imkân olsa, ihtisas ehlinden olduğu kadar, meraklı diğer izleyicilerden gelecek sorular da alınabilse, gerçekten konular zenginleşecekti. Yeni ihtiyaçlar; yeni bakış açıları ve farklı perspektifler ortaya çıkmaktadır. Ama buna nadiren imkân bulunabiliyor. Bu sempozyumda da böyle oldu. Bundan her zaman şikâyet edilir. Fakat toplantıların kusuru olduğu gibi biz dinleyicilerin de kusuru vardır. Zira bu eksikliği gidermenin aslında güzel bir çaresi bulunmaktadır.
O da orada dile getirilmeyen soruları veya konuları, bir makale konusu yaparak, toplantının tartışmasını yazılı basına taşımaktır. Çünkü özellikle sosyal yönü olan konulara önem veren dergi ve gazeteler, hatta radyo ve TV kanalları bulunmaktadır. İlmi katkıları, yorumları veya eleştirileri medyaya taşımakla, başka kişilerin de onlardan haberdar olması sağlanmış olur. Zaten böylesi ilmî toplantıların gayesi bilimsel görüşmeler yapmak olduğu gibi, aynı zamanda o meseleleri kamuoyuna mal etmektir. Fakat bunun yapıldığı pek nadirdir. Genel olarak yapılan, toplantı salonunun kapısını kapatıp çıktığımız gibi, o konulara dair dosyayı da kapatmak ve onların üstüne bir nisyan perdesi çekmek olmaktadır. Öyle ki, katılanlar nezdinde bile, üç beş gün sonra sanki böyle bir toplantı olmamış gibi olur. Kamuoyu zaten çoğu zaman toplantının yapıldığından bile haberdar olmaz. Halk konuşacak ciddi konular bulunmayınca en yavan, banal, şeyleri tekrarlamakla vakitlerini geçirir. İlmi konularla ilgili olanlar da görevlerini yapmayınca, avamın konuştuğu havadan sudan şeyleri dinleyip konuşmaya mecbur kalırlar. Oysa böyle kitle iletişim vasıtalarının olmadığı çok eski dönemin mahrumiyet şartlarında bile, aktif kamuoyu, müctehidler yetiştirebiliyordu.
İlgili izleyici bakımından bu toplantı, oldukça dikkate değerdi. Zira üç gün boyunca iki salon da tamamen doldu. Tercümeleri dinlemek için dinleme cihazı ele geçirmek ise iyice sorun oldu. Ben dahil, sempozyumda görevli bazı kişilerin cihaz bulamadığına kaç defa şahit oldum. Halbuki otelin konferans salonundaki bu cihazların 4–5 yüz civarında olduğunu tahmin ediyorum. Diğer birçok önemli ilmî toplantıların da büyük rağbet görmesini ve buraya ilgi gösterenlerin öbür ilmî faaliyetlere de ilgi göstermelerini temenni ederim. Maalesef İstanbul’da gerçekleştirilen yüzlerce ilmî program vardır ki, on milyonluk şehirde yüz kişilik dinleyici bulmaksızın geçer gider.
Sempozyumun oturumları şu başlıklar altında gerçekleşti: Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği, Kur'an'ın asrımızdaki fonksiyonu, Kur'an'ın İ'cazı (mucizevi özellikleri), Kur'an'ın tercümesi ile ibadet meselesi, Kur'an'ın esas maksatları, Kur'an kıssaları, Kur'an'da tekrar denilen şeylerin hikmetleri, insana bakış ve insanın sorunlarına Kur'an'dan çözümler, bilgi teorisi açısından Kur'an'a bakış, Kur'an medeniyeti, İslam toplumunda tecdid ve ihya (din anlayışını yenileştirme) hareketleri, çevre (ekoloji) problemlerine bakış, Kur'an ve diğer dinlerle diyalog.
Konuların iç içe girdiği alanlarda gruplandırma konusunda herkesi tatmin etmek kolay değildir. Bununla beraber, dikkati çekecek yerleştirmeler olmayabilirdi. Mesela insana bakışla ilgili bir konu, "bilgi teorisi" kümesinde yer almış. Mana yorumu (te'vil) konusu, "uluslar arası ekonomik ambargo" hakkındaki bir tebliğle yan yana gelmiş. Buna mukabil "bilimde hermenötik boyutuna dair" tebliğ, ilgisi az olan bir yere gitmiş. Bu yerleştirmeler misafir hocaların özel istekleri gibi sebeplerden de ileri gelmiş olmalıdır. Bir konuda bir yığılma görüldü: "Kur'an'da tekrarlar" konusunda dört tebliğ var. Bunların hepsi de Risale-i Nur'daki izahları esas aldığından, bu tekrara gerek yoktu. Konuyu en etraflı anlatan bir veya iki tebliğ kâfi gelebilirdi.
Bu tespitlerden sonra kongredeki tebliğlerden bazı önemli kesitler vermek istiyorum.
Muhterem S. R. el-Buti, "Kur'an ve Çağdaşlık: Kur'an'ın hayranlık ve hayret uyandıran iki özelliği" başlıklı konuşmasında; Üstad Nursî, birçok hakikattan başka; Kur'an'ın iki hakikatini vurgulamıştır ki, bunlardan birisi araştırıcılar için tamamen yenidir. Geçmiş asırlardaki âlimlerden ona dikkat çeken hiç kimse bilmîyorum. İkincisi hakkında ise Kur'an ilimlerini inceleyen bazı zatlar, kısa ve sathi bir şekilde bir şey, söylemişlerse de konunun delillerle ispatlanması ve iyice açıklanması gerekmekteydi ki, Üstad Nursî bunu yapmıştır.
Bunlardan birinci hakikati o, "İlahi yüce hakikatler arasında Kur'an'ın gerçekleştirdiği muvazene (denge)” diye adlandırmıştır. Üstadın, bu harika dengeyi anlatan mütalaalarını naklettikten sonra muhterem El-Buti şöyle dedi: "Ben şundan kesin olarak eminim ki, fikir hayatında idealizm, egzistansiyalizm gibi aşırı akımların ortaya çıkmasının tek sebebi, bazı filozofların bu kâinattaki bütünlüğü göremeyip onun hakkında sadece kopuk kopuk, parça parça birtakım bilgilere sahip olmaları olmuştur." El-Buti bu noktada Einstein (Aynştayn), Engels, B. Russel gibi, buna misal teşkil eden düşünürlerin itiraflarını nakletti.
"Peki, öyleyse, bu bütüncül ve kapsamlı ilime ulaşmanın yolu ne olabilir? Bir başka deyişle, bu kâinatın unsurları ve cüzleri arasında işleyen ilişkileri gösteren, bu manevi kâinatın ince bir hesap neticesinde çizilmîş haritasını nasıl elde edeceğiz? Üstad Nursî'nin de dediği gibi, şu kesindir ki, bu haritayı Kur'an'dan başka bir yerde bulmamız mümkün değildir. Hatta denebilir ki, bu haritayı bulmak insanın öyle mühim bir vazifesidir ki, esasen Kur'an da bunun için inmiştir ve insanın kendi mahiyetini, sorumluluklarını ve yaratılış gayesini bilmesi bile buna bağlıdır."
Böylece Nursî'nin açıklamalarından hepimiz şunu kolaylıkla anlayabiliyoruz ki, Kur'an faraza şu kâinatın Yaratıcısının buyruğu olmasaydı, cüzleri birbirleriyle canlı bir ilişki, irtibat ve uyum içinde olan bu muazzam kâinattaki birliğin kapsamlı işleyişinin katalogunu ihtiva edemezdi."
Şahsi değerlendirmeme göre, muhterem Üstad el-Buti'nin tebliği, bu sempozyumdaki kıymetli konuşmaların tacı durumunda olup derin bir tefekkür ve pek veciz bir üslub örneği teşkil etmektedir. Bu tebliği vasfetmek değil de, satır satır okumak gerekir.
Kırktan fazla kitap müellifi olan, özellikle on ciltlik islam Hukuku Ansiklopedisi ile onbeş ciltlik et-Tefsiru'l-Munir yazarı muhterem Prof. Dr. Vehbe Zuhayli de Kur'an'ın Evrenselliği konulu tebliğinde şu cümlelere yer verdi: "Büyük mücahid ve âlim Bediüzzaman, Kur'an'ın evrensel mesajını anlayıp insanları anlatma ihtiyacını hisseden seçkin şahsiyetlerden biri idi. "Nursî, son asırda Müslümanların üzerine sel gibi yağan belalara ve tehlikelere onların içinde yaşayarak maruz kaldı. Fakat o, bunların altında kalıp boyun eğmek yerine onların üstüne çıkmasını bildi.
İslam ümmetinin acılarını kendi nefsinde yaşadı. Hizmeti ile İslam ümmetini, zaman ve mekânın koyduğu kayıtlardan kurtarmak, Kur'an mesajının evrensel mefhumlarını canlandırmak, kanayan yaraları, hikmet ve cesaretle tedavi etmek için çalıştı."
Muhterem Prof. Zuhayli, 34 sayfalık doyurucu tebliğinde Kur'an'ın cihanşümullüğünü Evrensellik ve Milliyetçilik, Evrensellik ve Ümmetçilik, Evrensellik ve Irkçılık, Medeniyetler Çatışması, Evrensellik ve Ferdiyetçilik, Evrensellik ve öteki dinler, Evrensellik ve Cihad, Kur'an'ın Evrenselliğini anlatmada çağdaş üslup ve metod alt başlıkları altında inceledi ve tebliğini şu cümle ile bitirdi: "Üstad Nursî, başka büyük müceddidler gibi, sıraladığımız bu esasları pek güzel bir şekilde anlayıp uyguladı. Böylece Kur'an'ın maksatlarının tam bilincine erdi, İslam şeriatının isteklerini iyi kavradı, hakkın ve hayrın sancağını yüceltti. Bir kelime ile o, bir kişi haline gelmiş bir ümmet veya ümmete dönüşen Müslüman bir kişi oldu."
Mısır'ın en seçkin âlimlerinden biri olan Prof. Dr. Abdulmuti Muhammed el-Beyyumi 21 sayfalık tebliğinde şu önemli konuyu inceledi: "Bediüzzaman Nursî Perspektifinde Kur'an'ın Asrımızdaki Fonksiyonu" "Hz. Peygamber (a.s.m.), semavi kitapların kendi başlarına değil, alimlerin varlığı ile fonksiyonel olacaklarına dikkat çekmişti" diye başlayan el-Beyyumi, Nursî'nin yedi merhalede, tabiatçılık fikrini çürüttüğünü açıklayıp, bu iddiayı çürütmenin Kur'an'ın baş meselelerinden olduğunu hatırlattı. "Çünkü Nursî, derin görüşü, ince anlayışı ile modern Batı medeniyetinin bu fikir üzerine kurulduğunu anlamıştı. Maddeciliğin Batının bütün değer hükümleri, bütün sistemleri içinde, bedende kanın dolaştığı gibi dolaştığını gördüğünden, Batı felsefesindeki bu fikri yıkmayı en büyük görev bilmîşti." "Üstad Nursî'nin tecdid metodunun başına tahkiki imanı kurtarmayı yerleştirmesi, Resulullah (a.s.m)'ın önderliğindeki ilk tebliğ örneğinde yer alan ve sünnet-i seniyye ile tam uyum içinde olan bir uygulamadır."
Muhterem el-Beyyumi, daha sonra Bediüzzaman'ın Mehdi ve Deccal yorumlarını inceleyip, onların, gerçek kişilikleri olmakla beraber, icraatlarını şahs-ı manevi (hükmi şahsiyet) halinde yapacaklarına dair yorumlarını büyük bir takdirle karşıladığını ifade etti.
Aslen Cezayirli olup Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Abdülaziz Bergus'un "Nursî'ye Göre Medenileşme Sürecinin Bilimsel İzahları" konulu incelemesi en çok dikkat çeken tebliğlerden biri oldu. Şu cümleler, bu tebliği bir nebze özetleyebilir:
"Sempozyumun konusunu İslam ümmetinin şimdiki realitesi ile irtibatlandırmak gerekir ki, Nursî'nin fikirlerini daha iyi anlayabilelim.
İncelememiz şu konuları ihtiva edecektir: Nursîye göre: ilimle, insanın yeryüzündeki halifeliği ve medenileşme sürecini incelemenin teorik çerçevesi, Nursî'nin eserlerinde ilim kavramı, ilimlerin ilerlemesi ve yenilenmesi." "Şunu unutmamak gerekir ki, Bediüzzaman teorik kavramları tartışmak için eser yazmadı. O ümmetin dertlerini, medeniyetin problemlerini, çağdaş insanın sıkıntılarını ve İslam'ın diriliş sancılarını nefsinde çektiği için yazdı. "Ona göre, dünyada muvaffakiyet için, Allah'ın insan toplumlarına koyduğu fıtrî kanunlara uygun hareket etmek şarttır." "Beşerin içtimai hayatında bir çığır açan, kâinata hükmeden fıtrî kanunlara muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde muvaffak olamaz."
"Bediüzzaman ilim, insan ve insanın yeryüzündeki halifeliği kavramları ile İslam'ın dirilişini sağlam zemin üzerine yerleştirdi." İslam ümmeti bu esaslarla ibadet, yeryüzünü imar etme ve insanlığı doğru yolu götürme görevini yerine getirmeye ehil olabilir.
Ona göre ilmîn kaynağı: kâinat kitabı (tabii bilimler), indirilen kitap (Kur'an) ve bir de yaşayan ve örnek olan kitap (Hz. Peygamber) olmak üzere üçtür." İnsanlığın gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği bütün ilmî ilerlemeler ve keşifleri, Kur'an Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi başlığı ile hulasa etmiştir. Yine Kur'an'dan anladığımız üzere, insanın öğrendiği her şeyin hakikati, Allah'ın güzel isimlerinin tecellilerine dayanmaktadır. Risale-i Nur bu meseleleri güzel bir şekilde açıklamıştır. Muhterem A. Bergus tebliğinin sonunda şu fikre yer verdi: "Üstad Nursî, Bilgi Çağı ve Küreselleşme Dönemi denilen dönemde İslam'ın dinamiklerini ve medeniyete önderlik edeceğini güzelce anlattı. Fakat bilimsel tahliller ve metodlarla bu görüşler projelere, projeler de yaşanan gerçeklere dönüştürülmediği müddetçe, bu fikirler umumi bir bakış olmaktan öteye geçemeyecektir."
Bağdat Üniversitesi profesörlerinden olup şimdi Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesinde bulunan, bazı eserleri Türkçeye çevrilmîş olup ülkemizdeki ilim çevrelerince iyi tanınan Dr. İrfan Abdülhamid "Huccetü'l-İslam Gazzali ile Hadimul Kur'an Said Nursî Arasında Geçen Konuşma" başlıklı bir tebliğ verdi. Tebliği, gerçekten bu tecrübeli üstadın olgunluk çağının semerelerini taşıyan bir fikir ziyafeti sunmaktadır. Muhterem İ.Abdülhamid asrımızdaki İslami uyanışı incelerken Muhammed İkbal ve Malik bin Nebi'yi özellikle zikreder. Batı taklitçiliğini eleştirirken birçok kimsenin istikamet çizgisinden çıktıklarını, Taha Hüseyin, Hüseyin Heykel, Abdurrahman Bedevi, Hasan Hanefi gibi Batıcılığa davet eden bazılarının ancak sonunda gerçeği görmeye başlayıp dönüş yaptıklarını, buna mukabil Said Nursî, Muhammed İkbal, Mehmed Akif gibi zatların İslam medeniyetinin orijinalliğini kavrayarak fikri istikametlerini koruduklarını anlatır. Bilhassa imam Gazzali ile Üstad Nursî'nin ilmî hayatlarında, metod ve yaşayışlarında birçok paralellikler ortaya çıkarır. "Bu iki zattan her ikisi de ilim ve irfanın, yaşanan bir hayata dönüşmesinin zaruretine inandılar. Tasavvufu meyletmekle beraber, dünyanın önemsizliğine çağrıda bulunup yanlış bir zühd anlayışına gitmediler.
Nursî, ümmetin fikirlerini ihya işinde Kur'an'ın mutlak üstadlığı prensibinde karar kıldı. Bu zat işe, temelden başladı, maddi tabii sebebiyet (natural causation) iddiasını çürüttü. Nitekim Gazzali de İslam düşüncesini Yunan fikrinin tesirlerinden kurtarmaya çalıştı. Onların her ikisi de Yunan felsefesini iyice inceleyip mahiyetini anladılar, doğru fikirleri yanlıştan ayırt edip seçmeyi bildiler, mantık ve matematiğe dair bilgileri kabul edip kâinat ve ilahiyat hakkındaki bir kısım yanlışlarını reddettiler. Hulasa her iki müceddid de tekvini kâinat kitabını, tenzili kitabın rehberliğinde okudular."
Olivier Leaman da "İhya Kervanında Nursî'nin Yeri" adlı çalışmasında, eskilerden Gazzali, muasırlardan Muhammed İkbal ile Bediüzzaman arasında dikkat çeken yönleri üzerinde durdu." İkbal ile Nursî'nin Batı sömürgeciliğine karşı çıkmaları, onların misyonerlik faaliyetlerini destekleyecek, müslümanları hıristiyanlaştıracakları endişesinden ileri gelmiyordu. Esasen onlar bir iki denemeden sonra bu husustaki başarısızlığı görüp, müslümanları dinlerinden döndürmekten ümitlerini kesmişlerdi. Onların karşı çıkmaları, Batı Medeniyetinin temsil ettiği materyalist zihniyet sebebiyle idi. Gazzali de benzeri bu durumla karşılaşmış ve dinin Aristo felsefesinin etkisinde kalmasını önlemeye çalışmıştı. Bu felsefe de Allah'a inanmakla beraber, o İslam'ın tanıttığı Allah değildi. Meşrutî bir idarede kralın rolüne benzer bir rolü vardı. İngiltere'de kraliçenin imzalamadığı hiçbir kanun çıkmaz. Ama o parlamentodan gelen her teklifi imzalamak durumundadır.
Gazzali; İkbal ve Nursî'den her üçü de muhalif fikirleri peşin hükümle reddetmeye girişmediler. Bilakis tam bir ciddiyet ve titizlikle onu inceleyip konuyu aklî muhakeme ile ele aldılar. İkna metodunu kullandılar. Muhalif fikrin, dinin yerini tutamayacağını, ispatladılar. Nursî İslam'ın akla ters düşmesini anlatma konusunda Gazzali'den daha fazla gayret gösterdi. Materyalist felsefeyi ve medeniyeti aklî, ferdî ve içtimaî yönlerden kuvvetle eleştirdi. Bilhassa şu fikri işledi: Tecdid hareketi akla aykırı yol tutmaz. Fakat, mahlûk olan aklı bütün değerlerin üstüne çıkaran felsefedir ki akıl tavrının dışına çıkmış ve bizzat akla zulmetmiştir.
Risale-i Nur'u okuyan kimse onda aklın alanı ile, aklı aşan alan arasında, yani ilmî Allah'a mahsus olan alan arasında hoş bir uyum bulur. Bence bir eserin, tecdid alanındaki başarısının ölçüsü, ümmetin fertlerinin anlayıp uygulayabileceği bir yol göstermesindedir. Zannımca Nursî'nin eseri bu özelliği taşımaktadır."
Thomas Michel'in tebliği, tek başına bir makale konusu olmaya değer ölçüdedir. Müslümanlarla Hıristiyanların farklılıklarını bilerek ve dinlerindeki farklılıkları küçümsemeksizin hangi konularda işbirliği yapabileceklerini ortaya koymaktadır.
Bütün İslam dünyasında olduğu gibi, Türkçeye çevrilen üç dört kitabı ile ülkemizde de pek iyi tanınan Bağdat Üniversitesi tefsir profesörü Muhsin Abdülhamid'den şu cümleleri iktibas edelim: "Üstad Nursî yeni bir toplumu bina etmeye yönelmek için, doğrudan doğruya Kur'an'a sığındı. Bu yeni toplum, güzel bir ağaç gibi gelişecek ve tarihteki gerileme asırlarının ortaya çıkardığı toplumun yerini alacaktı."
O eski Kelam ilmîni devam ettirmeyi reddetti ve onun bilgi metodunu kullanmadı. Çünkü o artık bu asırdaki sorunlara cevap veremiyor, Müslümanların ihtiyaçlarına çare olamıyordu ve çünkü metodu Kur'an metodu değildi." "Nursî insan fıtratına hitap ederken, Kur'an'ın kapsamlı bütüncül bakışından hareket eder. Akıl, his, sezgi arasında, hudutlar çizip mesafeler bırakmaz, marifetullah yolunda ilerlerken bütün bunları Kur'an'ın bütünlüğünde mezceder ve ince cüzleri bu yolla anlamaya gider." Nursî'yi muayyen bir zaman veya mekânla sınırlı olmayan Kur'an'ın köklü, derin metodunu çizmeye sevkeden sebep, işte bu düşüncedir. O bu temel üzerine İslam ümmetinin binasının çatısını kurmuştur; fakat bunu asrın dilini kullanarak, çağı ile hesaplaşarak yapmıştır."
Keşke makul sınırlamalar bizi zorlamasa da bu verimli bahçenin meyvelerini tatmaya devam edebilseydik. Fakat ne yazık ki artık makale sınırlarını zorlamış durumdayız. Misafirlere öncelik verip kamuoyumuzun daha iyi tanıdığı ülkemiz ilim adamlarına sonra geçeriz diye düşünürken yerimiz dolmuş bulunuyor. En iyisi onları başlı başına bir makale konusu olarak ele almak olacak. Bu ümitle, bu ilmî faaliyete katkıda bulunan bütün ilim adamlarımıza ve ilgi gösteren herkese selametler ve muvaffakiyetler dileyip sa'y ve gayretlerinin meşkûr olmasını Cenab-ı Mevlâ'dan niyaz ederim.
* Uluslar Arası Malezya İslam Üniversitesi Dinî ve Beşerî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi
** İsimleri sıralamada, konuşma sırasına göre hazırlanan sempozyum programı göz önünde bulunduruldu. Türk hocaların görev yaptıkları yer esas alındı.
Bu sempozyum Risale-i Nur Külliyatı hakkında Türkiye'de 1995'te gerçekleştirilen toplantıdan sonra uluslar arası ikinci toplantı oluyordu. Organizasyon İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından yürütüldü. Üç yıl önceki tebliğler Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak ayrı bir büyük cilt halinde güzel bir şekilde yayınlanmıştı. Bu seferki tebliğlerin de yakında yayınlanması vâdedildi. Organizasyon Heyeti Başkanı Prof. Dr. Faris Kaya ve beraberindeki ekip, dirayetli ve dikkatli çalışmalarını, her safhada olduğu gibi yayın safhasında da sürdürmektedir. Kendilerini alenen tebrik etmeyi şahsen bir vazife saymaktayım.
Bu toplantıda sunulan ilmî tebliğleri ayrıntılı tarzda değerlendirmek, kısa bir makalenin çerçevesine sığmaz. Şahsen sempozyuma katılmakla beraber, izleyemediğim birçok konuşma oldu. Onun için sadece kısmi bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
Bu toplantı üç yıl önceki gibi çeşitli ülkelerden ilim adamlarını bir araya getirmede başarılı oldu. Hatta bu sempozyum, uluslar arası düzeyde tanınmış isimleri toplamada daha da öne geçti.
Türkiye dışından **katılanlar: Nakib Al-Attas, İmtiyaz Yusuf, Thomas Michel, Kadir Canatan, Vehbe Zuhayli, Abdulmuti El-Beyyumi, Ahmed Ebu Zeyd, M. Said Ramazan El-Buti, abid Tevfik El-Haşimi, Aşrati Süleyman, Sami Afifi Hicazi, Muhammed Halid, Abdülaziz Bergus, M. Zeki Hıdr, John O. Voli, Musa ismail Basit, Ziyad Değamin, Kutb Mustafa Şano, A. Abdürrahim Saih, Abdülaziz Şahbar, Ali Lağa, Mustafa Abu Suway, Wolf Ahmed Aries, amir Roubai, Hadice Nabravi, Hasan A. Bukayr, Muhsin Abdülhamid, Firdevs Al-Mursi, Davud Aydüz, Suat Yıldırım, Hakan Yavuz, Azra Kasımoviç, Rauf Samiali, İrfan Abdülhamid, Ğanim Kaduri, Ahmed M. Al-Kudat, Ahmed H. Şükri, Hasan El-Emrani, Oliver Leaman, Ahmed Behçet, Colin Turner, Yamine B. Mermer, Huseyn Aşur, Mehdiyye Emnuh, Alparslan Açıkgenç, Dale F. Eickelman, Bilal Kuşpınar, Seyyid Vali R. Nasr.
Ülkemizden katılanlar: Nevzat Yalçıntaş, İbrahim Canan, Ahmet Akgündüz, Bünyamin Duran, Faris Kaya, Abdullah Özbek, Lütfullah Cebeci, Niyazi Beki, Şükran Vahide, Vehbi Karakaş, Reşit Haylamaz, Osman Cilacı, Sadrettin Gümüş, İbrahim Özdemir, Sadık Kılıç, Zekeriya Kitapçı, Yılmaz Özükpınar, Durmuş Hocaoğlu, Muhittin Akgül.
Türkiye dışında Risale-i Nur'a duyulan ilginin gittikçe daha fazla arttığı anlaşılıyor. Ama ülkemizdeki üniversite öğretim üyelerinin ilgisinin o nispette arttığı söylenemez.
Türk ilim adamlarının bir kısmı, bu hususta muhtemelen şu sebeplerin tesiri altında, bazı peşin hükümlerden kendilerini kurtaramıyorlar:
1- Risale-i Nur'u incelemeye az da olsa bir vakit ayırmıyorlar. Bu eserlerden ziyade, onlarla ilişkisini kurdukları münferit durumları göz önünde bulunduruyorlar.
2- "Bu risaleler, zaten bildiğimiz bir mesele" diye düşünerek sathi bilgileri, daha doğrusu duyumları ile yetiniyorlar.
3- Nisbî hürriyet ortamına rağmen, yine de böyle toplantılara katılmanın kendileri için risk teşkil edeceğini düşünüyorlar.
4- Bu işi muayyen bir meşrebin meselesi diye değerlendirmek suretiyle, kendilerini ilgilendirmediği kanaatini taşıyorlar. Onun için de desteklerini vermemek gibi dar bir psikolojinin içine giriyorlar. Oysa matlub olan, ne lehte ne aleyhte peşin hükmün esiri olmaksızın, insanların realiteyi görmeleridir. Bir kısım kimselerin ilgisiz kalmaları, tarihin akışını değiştiremez ki.
Hem niçin direnmeye devam ediyor bazı arkadaşlarımız ki, Risale-i Nur akımı, Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir vakıadır. Bu hadiseyi, çocukluğunda, mahallesinde tanımış olduğu bir Nur dershanesinin çerçevesi ile sınırlı görmede ısrar etmenin, realite ile bağdaştırılacak tarafı yoktur. Risale-i Nur'un kitaplardan bir kitap, tarikatlardan bir tarikat, meşreplerden bir meşrep olmadığı meydandadır. Bu külliyat bütün Türkiye'ye, bütün İslam dünyasına mal olmuştur. Kimsenin inhisarında değil, umumun ortak malıdır. Üstünde herkesin yol alıp ilerleyeceği, merhum müellifin tabiriyle, cadde-i kübray-ı Kur'aniye (Kur'an'ın geniş caddesi)'dir. Nitekim ondan haberdar olan bunca ilim adamı, bunu anlamakta gecikmiyorlar. Hem Türkiye dışına çıkıp değişik birçok ülkede az çok yer tutmuş bu başlıca ürünümüzden sadece memnuniyet duymak gerekir. Hâlbuki bu külliyatı, peşin hükümsüz olarak bir miktar incelemek, onların ihtiva ettiği öncü, ufuk açıcı tarafları görmeye kâfi gelmektedir.
Fakat mesele Risale-i Nur'un önemini göstermek, onların müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin büyük bir âlim ve düşünür olduğunu anlatmak değil, artık o eserlerden azami ölçüde yararlanarak, Kur'an hidayetinden alıp asrımızın anlayışına sunduğu irşadlardan istifade etmektir.
Bunu ifade ettikten sonra, sempozyumla ilgili değerlendirmelerime devam etmek istiyorum. Bu kabîl toplantıların bazen şu zaafları olabilmektedir:
1- Sempozyumlar muayyen bir âlimi anma toplantısına, ihtifal merasimine dönüşmektedir. Menkıbevî hallerin anlatılmasıyla söz konusu büyük zatın tavsiye ve davranışlarından toplumun yararlandırılması düşünülmektedir. Bu milletin büyüklerine karşı vazifesini yerine getirmesi bakımından yerinde olmakla birlikte, ilmî incelemeyi ön plana alan toplantıların aşmaları gereken bir gayedir.
2- İlmî meselelerin ortaya atılması ile yeni bakış açıları, değişik tahliller, farklı yorum ve teklifler, sorunlar için muhtemel yeni çözüm yolları arama yerine, birtakım meşhur şahsiyetleri toplamaya yönelmesi. Kısaca ifade edecek olursak ilmî toplantı olmaktan ziyade, âlimler toplantısına dönüşmesi. Bunun da faydaları inkar edilmese de, planlı ilmî müzakereler üzerinde yoğunlaşmak esastır.
3- Yılda veya üç yılda veya başka bir periyodda benzer toplantılar düzenlemek suretiyle, şeklî tarafın ağır bastığı geleneksel hale dönüşmesi.
4- İlmî tahliller yapma düşüncesiyle, meselelerin değişik yönlere çekilmesi, konuların maksatlarından uzaklaştırılması.
Bu toplantıda genel olarak böylesi noksanlar görülmemekle beraber, bu kabîl eğilimlerin bulunabileceği düşünülerek o taraflara kayma hususunda dikkatli olmak gerektiği unutulmamalıdır.
5- Benzeri bazı toplantılarda olduğu gibi, tebliğlerin sunulması çok defa soru-cevap vaktini daralttı. Aslında imkân olsa, ihtisas ehlinden olduğu kadar, meraklı diğer izleyicilerden gelecek sorular da alınabilse, gerçekten konular zenginleşecekti. Yeni ihtiyaçlar; yeni bakış açıları ve farklı perspektifler ortaya çıkmaktadır. Ama buna nadiren imkân bulunabiliyor. Bu sempozyumda da böyle oldu. Bundan her zaman şikâyet edilir. Fakat toplantıların kusuru olduğu gibi biz dinleyicilerin de kusuru vardır. Zira bu eksikliği gidermenin aslında güzel bir çaresi bulunmaktadır.
O da orada dile getirilmeyen soruları veya konuları, bir makale konusu yaparak, toplantının tartışmasını yazılı basına taşımaktır. Çünkü özellikle sosyal yönü olan konulara önem veren dergi ve gazeteler, hatta radyo ve TV kanalları bulunmaktadır. İlmi katkıları, yorumları veya eleştirileri medyaya taşımakla, başka kişilerin de onlardan haberdar olması sağlanmış olur. Zaten böylesi ilmî toplantıların gayesi bilimsel görüşmeler yapmak olduğu gibi, aynı zamanda o meseleleri kamuoyuna mal etmektir. Fakat bunun yapıldığı pek nadirdir. Genel olarak yapılan, toplantı salonunun kapısını kapatıp çıktığımız gibi, o konulara dair dosyayı da kapatmak ve onların üstüne bir nisyan perdesi çekmek olmaktadır. Öyle ki, katılanlar nezdinde bile, üç beş gün sonra sanki böyle bir toplantı olmamış gibi olur. Kamuoyu zaten çoğu zaman toplantının yapıldığından bile haberdar olmaz. Halk konuşacak ciddi konular bulunmayınca en yavan, banal, şeyleri tekrarlamakla vakitlerini geçirir. İlmi konularla ilgili olanlar da görevlerini yapmayınca, avamın konuştuğu havadan sudan şeyleri dinleyip konuşmaya mecbur kalırlar. Oysa böyle kitle iletişim vasıtalarının olmadığı çok eski dönemin mahrumiyet şartlarında bile, aktif kamuoyu, müctehidler yetiştirebiliyordu.
İlgili izleyici bakımından bu toplantı, oldukça dikkate değerdi. Zira üç gün boyunca iki salon da tamamen doldu. Tercümeleri dinlemek için dinleme cihazı ele geçirmek ise iyice sorun oldu. Ben dahil, sempozyumda görevli bazı kişilerin cihaz bulamadığına kaç defa şahit oldum. Halbuki otelin konferans salonundaki bu cihazların 4–5 yüz civarında olduğunu tahmin ediyorum. Diğer birçok önemli ilmî toplantıların da büyük rağbet görmesini ve buraya ilgi gösterenlerin öbür ilmî faaliyetlere de ilgi göstermelerini temenni ederim. Maalesef İstanbul’da gerçekleştirilen yüzlerce ilmî program vardır ki, on milyonluk şehirde yüz kişilik dinleyici bulmaksızın geçer gider.
Sempozyumun oturumları şu başlıklar altında gerçekleşti: Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği, Kur'an'ın asrımızdaki fonksiyonu, Kur'an'ın İ'cazı (mucizevi özellikleri), Kur'an'ın tercümesi ile ibadet meselesi, Kur'an'ın esas maksatları, Kur'an kıssaları, Kur'an'da tekrar denilen şeylerin hikmetleri, insana bakış ve insanın sorunlarına Kur'an'dan çözümler, bilgi teorisi açısından Kur'an'a bakış, Kur'an medeniyeti, İslam toplumunda tecdid ve ihya (din anlayışını yenileştirme) hareketleri, çevre (ekoloji) problemlerine bakış, Kur'an ve diğer dinlerle diyalog.
Konuların iç içe girdiği alanlarda gruplandırma konusunda herkesi tatmin etmek kolay değildir. Bununla beraber, dikkati çekecek yerleştirmeler olmayabilirdi. Mesela insana bakışla ilgili bir konu, "bilgi teorisi" kümesinde yer almış. Mana yorumu (te'vil) konusu, "uluslar arası ekonomik ambargo" hakkındaki bir tebliğle yan yana gelmiş. Buna mukabil "bilimde hermenötik boyutuna dair" tebliğ, ilgisi az olan bir yere gitmiş. Bu yerleştirmeler misafir hocaların özel istekleri gibi sebeplerden de ileri gelmiş olmalıdır. Bir konuda bir yığılma görüldü: "Kur'an'da tekrarlar" konusunda dört tebliğ var. Bunların hepsi de Risale-i Nur'daki izahları esas aldığından, bu tekrara gerek yoktu. Konuyu en etraflı anlatan bir veya iki tebliğ kâfi gelebilirdi.
Bu tespitlerden sonra kongredeki tebliğlerden bazı önemli kesitler vermek istiyorum.
Muhterem S. R. el-Buti, "Kur'an ve Çağdaşlık: Kur'an'ın hayranlık ve hayret uyandıran iki özelliği" başlıklı konuşmasında; Üstad Nursî, birçok hakikattan başka; Kur'an'ın iki hakikatini vurgulamıştır ki, bunlardan birisi araştırıcılar için tamamen yenidir. Geçmiş asırlardaki âlimlerden ona dikkat çeken hiç kimse bilmîyorum. İkincisi hakkında ise Kur'an ilimlerini inceleyen bazı zatlar, kısa ve sathi bir şekilde bir şey, söylemişlerse de konunun delillerle ispatlanması ve iyice açıklanması gerekmekteydi ki, Üstad Nursî bunu yapmıştır.
Bunlardan birinci hakikati o, "İlahi yüce hakikatler arasında Kur'an'ın gerçekleştirdiği muvazene (denge)” diye adlandırmıştır. Üstadın, bu harika dengeyi anlatan mütalaalarını naklettikten sonra muhterem El-Buti şöyle dedi: "Ben şundan kesin olarak eminim ki, fikir hayatında idealizm, egzistansiyalizm gibi aşırı akımların ortaya çıkmasının tek sebebi, bazı filozofların bu kâinattaki bütünlüğü göremeyip onun hakkında sadece kopuk kopuk, parça parça birtakım bilgilere sahip olmaları olmuştur." El-Buti bu noktada Einstein (Aynştayn), Engels, B. Russel gibi, buna misal teşkil eden düşünürlerin itiraflarını nakletti.
"Peki, öyleyse, bu bütüncül ve kapsamlı ilime ulaşmanın yolu ne olabilir? Bir başka deyişle, bu kâinatın unsurları ve cüzleri arasında işleyen ilişkileri gösteren, bu manevi kâinatın ince bir hesap neticesinde çizilmîş haritasını nasıl elde edeceğiz? Üstad Nursî'nin de dediği gibi, şu kesindir ki, bu haritayı Kur'an'dan başka bir yerde bulmamız mümkün değildir. Hatta denebilir ki, bu haritayı bulmak insanın öyle mühim bir vazifesidir ki, esasen Kur'an da bunun için inmiştir ve insanın kendi mahiyetini, sorumluluklarını ve yaratılış gayesini bilmesi bile buna bağlıdır."
Böylece Nursî'nin açıklamalarından hepimiz şunu kolaylıkla anlayabiliyoruz ki, Kur'an faraza şu kâinatın Yaratıcısının buyruğu olmasaydı, cüzleri birbirleriyle canlı bir ilişki, irtibat ve uyum içinde olan bu muazzam kâinattaki birliğin kapsamlı işleyişinin katalogunu ihtiva edemezdi."
Şahsi değerlendirmeme göre, muhterem Üstad el-Buti'nin tebliği, bu sempozyumdaki kıymetli konuşmaların tacı durumunda olup derin bir tefekkür ve pek veciz bir üslub örneği teşkil etmektedir. Bu tebliği vasfetmek değil de, satır satır okumak gerekir.
Kırktan fazla kitap müellifi olan, özellikle on ciltlik islam Hukuku Ansiklopedisi ile onbeş ciltlik et-Tefsiru'l-Munir yazarı muhterem Prof. Dr. Vehbe Zuhayli de Kur'an'ın Evrenselliği konulu tebliğinde şu cümlelere yer verdi: "Büyük mücahid ve âlim Bediüzzaman, Kur'an'ın evrensel mesajını anlayıp insanları anlatma ihtiyacını hisseden seçkin şahsiyetlerden biri idi. "Nursî, son asırda Müslümanların üzerine sel gibi yağan belalara ve tehlikelere onların içinde yaşayarak maruz kaldı. Fakat o, bunların altında kalıp boyun eğmek yerine onların üstüne çıkmasını bildi.
İslam ümmetinin acılarını kendi nefsinde yaşadı. Hizmeti ile İslam ümmetini, zaman ve mekânın koyduğu kayıtlardan kurtarmak, Kur'an mesajının evrensel mefhumlarını canlandırmak, kanayan yaraları, hikmet ve cesaretle tedavi etmek için çalıştı."
Muhterem Prof. Zuhayli, 34 sayfalık doyurucu tebliğinde Kur'an'ın cihanşümullüğünü Evrensellik ve Milliyetçilik, Evrensellik ve Ümmetçilik, Evrensellik ve Irkçılık, Medeniyetler Çatışması, Evrensellik ve Ferdiyetçilik, Evrensellik ve öteki dinler, Evrensellik ve Cihad, Kur'an'ın Evrenselliğini anlatmada çağdaş üslup ve metod alt başlıkları altında inceledi ve tebliğini şu cümle ile bitirdi: "Üstad Nursî, başka büyük müceddidler gibi, sıraladığımız bu esasları pek güzel bir şekilde anlayıp uyguladı. Böylece Kur'an'ın maksatlarının tam bilincine erdi, İslam şeriatının isteklerini iyi kavradı, hakkın ve hayrın sancağını yüceltti. Bir kelime ile o, bir kişi haline gelmiş bir ümmet veya ümmete dönüşen Müslüman bir kişi oldu."
Mısır'ın en seçkin âlimlerinden biri olan Prof. Dr. Abdulmuti Muhammed el-Beyyumi 21 sayfalık tebliğinde şu önemli konuyu inceledi: "Bediüzzaman Nursî Perspektifinde Kur'an'ın Asrımızdaki Fonksiyonu" "Hz. Peygamber (a.s.m.), semavi kitapların kendi başlarına değil, alimlerin varlığı ile fonksiyonel olacaklarına dikkat çekmişti" diye başlayan el-Beyyumi, Nursî'nin yedi merhalede, tabiatçılık fikrini çürüttüğünü açıklayıp, bu iddiayı çürütmenin Kur'an'ın baş meselelerinden olduğunu hatırlattı. "Çünkü Nursî, derin görüşü, ince anlayışı ile modern Batı medeniyetinin bu fikir üzerine kurulduğunu anlamıştı. Maddeciliğin Batının bütün değer hükümleri, bütün sistemleri içinde, bedende kanın dolaştığı gibi dolaştığını gördüğünden, Batı felsefesindeki bu fikri yıkmayı en büyük görev bilmîşti." "Üstad Nursî'nin tecdid metodunun başına tahkiki imanı kurtarmayı yerleştirmesi, Resulullah (a.s.m)'ın önderliğindeki ilk tebliğ örneğinde yer alan ve sünnet-i seniyye ile tam uyum içinde olan bir uygulamadır."
Muhterem el-Beyyumi, daha sonra Bediüzzaman'ın Mehdi ve Deccal yorumlarını inceleyip, onların, gerçek kişilikleri olmakla beraber, icraatlarını şahs-ı manevi (hükmi şahsiyet) halinde yapacaklarına dair yorumlarını büyük bir takdirle karşıladığını ifade etti.
Aslen Cezayirli olup Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Abdülaziz Bergus'un "Nursî'ye Göre Medenileşme Sürecinin Bilimsel İzahları" konulu incelemesi en çok dikkat çeken tebliğlerden biri oldu. Şu cümleler, bu tebliği bir nebze özetleyebilir:
"Sempozyumun konusunu İslam ümmetinin şimdiki realitesi ile irtibatlandırmak gerekir ki, Nursî'nin fikirlerini daha iyi anlayabilelim.
İncelememiz şu konuları ihtiva edecektir: Nursîye göre: ilimle, insanın yeryüzündeki halifeliği ve medenileşme sürecini incelemenin teorik çerçevesi, Nursî'nin eserlerinde ilim kavramı, ilimlerin ilerlemesi ve yenilenmesi." "Şunu unutmamak gerekir ki, Bediüzzaman teorik kavramları tartışmak için eser yazmadı. O ümmetin dertlerini, medeniyetin problemlerini, çağdaş insanın sıkıntılarını ve İslam'ın diriliş sancılarını nefsinde çektiği için yazdı. "Ona göre, dünyada muvaffakiyet için, Allah'ın insan toplumlarına koyduğu fıtrî kanunlara uygun hareket etmek şarttır." "Beşerin içtimai hayatında bir çığır açan, kâinata hükmeden fıtrî kanunlara muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde muvaffak olamaz."
"Bediüzzaman ilim, insan ve insanın yeryüzündeki halifeliği kavramları ile İslam'ın dirilişini sağlam zemin üzerine yerleştirdi." İslam ümmeti bu esaslarla ibadet, yeryüzünü imar etme ve insanlığı doğru yolu götürme görevini yerine getirmeye ehil olabilir.
Ona göre ilmîn kaynağı: kâinat kitabı (tabii bilimler), indirilen kitap (Kur'an) ve bir de yaşayan ve örnek olan kitap (Hz. Peygamber) olmak üzere üçtür." İnsanlığın gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği bütün ilmî ilerlemeler ve keşifleri, Kur'an Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi başlığı ile hulasa etmiştir. Yine Kur'an'dan anladığımız üzere, insanın öğrendiği her şeyin hakikati, Allah'ın güzel isimlerinin tecellilerine dayanmaktadır. Risale-i Nur bu meseleleri güzel bir şekilde açıklamıştır. Muhterem A. Bergus tebliğinin sonunda şu fikre yer verdi: "Üstad Nursî, Bilgi Çağı ve Küreselleşme Dönemi denilen dönemde İslam'ın dinamiklerini ve medeniyete önderlik edeceğini güzelce anlattı. Fakat bilimsel tahliller ve metodlarla bu görüşler projelere, projeler de yaşanan gerçeklere dönüştürülmediği müddetçe, bu fikirler umumi bir bakış olmaktan öteye geçemeyecektir."
Bağdat Üniversitesi profesörlerinden olup şimdi Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesinde bulunan, bazı eserleri Türkçeye çevrilmîş olup ülkemizdeki ilim çevrelerince iyi tanınan Dr. İrfan Abdülhamid "Huccetü'l-İslam Gazzali ile Hadimul Kur'an Said Nursî Arasında Geçen Konuşma" başlıklı bir tebliğ verdi. Tebliği, gerçekten bu tecrübeli üstadın olgunluk çağının semerelerini taşıyan bir fikir ziyafeti sunmaktadır. Muhterem İ.Abdülhamid asrımızdaki İslami uyanışı incelerken Muhammed İkbal ve Malik bin Nebi'yi özellikle zikreder. Batı taklitçiliğini eleştirirken birçok kimsenin istikamet çizgisinden çıktıklarını, Taha Hüseyin, Hüseyin Heykel, Abdurrahman Bedevi, Hasan Hanefi gibi Batıcılığa davet eden bazılarının ancak sonunda gerçeği görmeye başlayıp dönüş yaptıklarını, buna mukabil Said Nursî, Muhammed İkbal, Mehmed Akif gibi zatların İslam medeniyetinin orijinalliğini kavrayarak fikri istikametlerini koruduklarını anlatır. Bilhassa imam Gazzali ile Üstad Nursî'nin ilmî hayatlarında, metod ve yaşayışlarında birçok paralellikler ortaya çıkarır. "Bu iki zattan her ikisi de ilim ve irfanın, yaşanan bir hayata dönüşmesinin zaruretine inandılar. Tasavvufu meyletmekle beraber, dünyanın önemsizliğine çağrıda bulunup yanlış bir zühd anlayışına gitmediler.
Nursî, ümmetin fikirlerini ihya işinde Kur'an'ın mutlak üstadlığı prensibinde karar kıldı. Bu zat işe, temelden başladı, maddi tabii sebebiyet (natural causation) iddiasını çürüttü. Nitekim Gazzali de İslam düşüncesini Yunan fikrinin tesirlerinden kurtarmaya çalıştı. Onların her ikisi de Yunan felsefesini iyice inceleyip mahiyetini anladılar, doğru fikirleri yanlıştan ayırt edip seçmeyi bildiler, mantık ve matematiğe dair bilgileri kabul edip kâinat ve ilahiyat hakkındaki bir kısım yanlışlarını reddettiler. Hulasa her iki müceddid de tekvini kâinat kitabını, tenzili kitabın rehberliğinde okudular."
Olivier Leaman da "İhya Kervanında Nursî'nin Yeri" adlı çalışmasında, eskilerden Gazzali, muasırlardan Muhammed İkbal ile Bediüzzaman arasında dikkat çeken yönleri üzerinde durdu." İkbal ile Nursî'nin Batı sömürgeciliğine karşı çıkmaları, onların misyonerlik faaliyetlerini destekleyecek, müslümanları hıristiyanlaştıracakları endişesinden ileri gelmiyordu. Esasen onlar bir iki denemeden sonra bu husustaki başarısızlığı görüp, müslümanları dinlerinden döndürmekten ümitlerini kesmişlerdi. Onların karşı çıkmaları, Batı Medeniyetinin temsil ettiği materyalist zihniyet sebebiyle idi. Gazzali de benzeri bu durumla karşılaşmış ve dinin Aristo felsefesinin etkisinde kalmasını önlemeye çalışmıştı. Bu felsefe de Allah'a inanmakla beraber, o İslam'ın tanıttığı Allah değildi. Meşrutî bir idarede kralın rolüne benzer bir rolü vardı. İngiltere'de kraliçenin imzalamadığı hiçbir kanun çıkmaz. Ama o parlamentodan gelen her teklifi imzalamak durumundadır.
Gazzali; İkbal ve Nursî'den her üçü de muhalif fikirleri peşin hükümle reddetmeye girişmediler. Bilakis tam bir ciddiyet ve titizlikle onu inceleyip konuyu aklî muhakeme ile ele aldılar. İkna metodunu kullandılar. Muhalif fikrin, dinin yerini tutamayacağını, ispatladılar. Nursî İslam'ın akla ters düşmesini anlatma konusunda Gazzali'den daha fazla gayret gösterdi. Materyalist felsefeyi ve medeniyeti aklî, ferdî ve içtimaî yönlerden kuvvetle eleştirdi. Bilhassa şu fikri işledi: Tecdid hareketi akla aykırı yol tutmaz. Fakat, mahlûk olan aklı bütün değerlerin üstüne çıkaran felsefedir ki akıl tavrının dışına çıkmış ve bizzat akla zulmetmiştir.
Risale-i Nur'u okuyan kimse onda aklın alanı ile, aklı aşan alan arasında, yani ilmî Allah'a mahsus olan alan arasında hoş bir uyum bulur. Bence bir eserin, tecdid alanındaki başarısının ölçüsü, ümmetin fertlerinin anlayıp uygulayabileceği bir yol göstermesindedir. Zannımca Nursî'nin eseri bu özelliği taşımaktadır."
Thomas Michel'in tebliği, tek başına bir makale konusu olmaya değer ölçüdedir. Müslümanlarla Hıristiyanların farklılıklarını bilerek ve dinlerindeki farklılıkları küçümsemeksizin hangi konularda işbirliği yapabileceklerini ortaya koymaktadır.
Bütün İslam dünyasında olduğu gibi, Türkçeye çevrilen üç dört kitabı ile ülkemizde de pek iyi tanınan Bağdat Üniversitesi tefsir profesörü Muhsin Abdülhamid'den şu cümleleri iktibas edelim: "Üstad Nursî yeni bir toplumu bina etmeye yönelmek için, doğrudan doğruya Kur'an'a sığındı. Bu yeni toplum, güzel bir ağaç gibi gelişecek ve tarihteki gerileme asırlarının ortaya çıkardığı toplumun yerini alacaktı."
O eski Kelam ilmîni devam ettirmeyi reddetti ve onun bilgi metodunu kullanmadı. Çünkü o artık bu asırdaki sorunlara cevap veremiyor, Müslümanların ihtiyaçlarına çare olamıyordu ve çünkü metodu Kur'an metodu değildi." "Nursî insan fıtratına hitap ederken, Kur'an'ın kapsamlı bütüncül bakışından hareket eder. Akıl, his, sezgi arasında, hudutlar çizip mesafeler bırakmaz, marifetullah yolunda ilerlerken bütün bunları Kur'an'ın bütünlüğünde mezceder ve ince cüzleri bu yolla anlamaya gider." Nursî'yi muayyen bir zaman veya mekânla sınırlı olmayan Kur'an'ın köklü, derin metodunu çizmeye sevkeden sebep, işte bu düşüncedir. O bu temel üzerine İslam ümmetinin binasının çatısını kurmuştur; fakat bunu asrın dilini kullanarak, çağı ile hesaplaşarak yapmıştır."
Keşke makul sınırlamalar bizi zorlamasa da bu verimli bahçenin meyvelerini tatmaya devam edebilseydik. Fakat ne yazık ki artık makale sınırlarını zorlamış durumdayız. Misafirlere öncelik verip kamuoyumuzun daha iyi tanıdığı ülkemiz ilim adamlarına sonra geçeriz diye düşünürken yerimiz dolmuş bulunuyor. En iyisi onları başlı başına bir makale konusu olarak ele almak olacak. Bu ümitle, bu ilmî faaliyete katkıda bulunan bütün ilim adamlarımıza ve ilgi gösteren herkese selametler ve muvaffakiyetler dileyip sa'y ve gayretlerinin meşkûr olmasını Cenab-ı Mevlâ'dan niyaz ederim.
* Uluslar Arası Malezya İslam Üniversitesi Dinî ve Beşerî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi
** İsimleri sıralamada, konuşma sırasına göre hazırlanan sempozyum programı göz önünde bulunduruldu. Türk hocaların görev yaptıkları yer esas alındı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder