11 Ekim 2017 Çarşamba

İbadette Kadınlar ve İslam Mimarisine Etkileri



Mabet ve kadın konusunda Kur’ân-ı Kerim’de kronolojik olarak ilk uygulama olarak, Hz. Meryem’e verilen emir görülmektedir. Annesi Meryem’i mabede adamış ve ergenlik çağına gelen Meryem, annesinin adağı gereği mabede yerleştirilmiştir. Doğu tarafında bir yere çekilen, diğerleriyle arasını bir perde ile ayıran Meryem’e düzgün bir insan şeklinde görünen melek ona bir erkek çocuk doğuracağını müjdeler.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Meryem’in, mabette bir perde ile bölünen özel bir mekândaki hayatından bahsedilmektedir. İslâm’ın mabedi olan Camilerde 1400 yıldır, bazen bez bazen de duvar olan perde ile ayrılan mekân, bu makalenin konusunu oluşturmaktadır. İslâm mîmârîsini ilk vahyin geldiği 610 yılında başlatmak ve bu tarihten sonra, Müslümanlar tarafından veya Müslümanlar için yapılan günlük hayatta yararlanılacak mekân inşa faaliyetleri ve bu faaliyet sonrası ortaya çıkan yapılar olarak anlamamız mümkündür.

İslâm Tarihi kaynaklarında Mekke Dönemi olarak nitelenen ve 13 yıl süren dönemde, ilk dönem Müslümanlarının topluca ibadet edecekleri bir mîmârî mekâna sahip değillerdi. Bazı sahabelerin evlerinin bu amaçla kullanıldığı bilinmektedir. Bunun dışında, fırsat buldukça müşriklerin denetiminde bulunan Kâbe’de ve ferden ibadet ettikleri olmuştur.

 Mekke’den Medine’ye hicret sonrasında Peygamber’in yedi ay kadar Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin evinde kaldığı ve bu esnada Mescid-i Nebevî ve yanında Peygambere ve ailesine ait meskenlerin inşasının devam ettiği görülmektedir. İslâm mîmârîsinde ilk defa olmak üzere kadınlara özgü bir mekân inşasının Mescid-i Nebevî ile başladığını söylemek yerinde olacaktır.

Çünkü ilk kıblenin Kudüs’e doğru olması dolayısıyla, Cami avlusunun bir yönünde de peygamber eşlerine ait ikamet mekânları inşa edilmişti. Burada inşa edilen odalar, Peygamber eşlerinin adı ile anılmakta ve Peygamber belli bir program dâhilinde, her akşam eşlerinden birine misafir olmaktadır. Bu mekânların eşlerine aidiyeti vurgusu o kadar öne çıkar ki, Peygamber vefat ettiğinde, Hz. Aişe’nin odasına defnedilmiştir.

Burada ikamet amaçlı olarak inşa edilen meskenlerin Cami ile bağlantısının ne olduğu sorgulanmalıdır. Öncelikle kapıları camiin avlusuna açılan, Cami ile birlikte inşa edilip fiziki anlamda Camiye bağlı ve onunla bir bütünlük oluşturan bir mekândan söz edilmektedir. Medine’de, Peygamber ve eşleri için ev yapılabilecek başka yerlerin de bulunmasına rağmen Camiye bitişik bir mekânın tercih edilmesi bilinçli bir tercih olarak durmaktadır.

 Hz. Peygamber’in, “Eşi eğer birinizden Camiye gitme hususunda izin isterse onu engellemesin”6 şeklindeki açık emrine rağmen, İslâm tarihi boyunca bu konunda çekingen bir tavır takınıldığı görülmektedir. Hz. Ayşe’den gelen bir rivayet bu konuda zamanla oluşan negatif tavrın ifadesidir.
O, “Eğer kadınların yaptıklarını Allah Resulü görseydi, İsrail oğulları kadınlarının men edildiği gibi kadınların Mescide girmesini men ederdi” demektedir.7 Erken İslâm döneminde gerek Camiler gerekse evlerde cemaatle namaz kılınırken kadınların erkeklerin arkasında durarak namaz kıldıkları bilinmektedir.
Bunun dışında Camilerde kadınlara tahsis edilmiş bir mekân olduğuna ilişkin elimizde bir bilgi bulunmamaktadır. Resmen tahsis edilmiş bir mekân olmamakla birlikte fiilî durum olarak ortaya çıkan erkeklerin arkasında namaz kılma vakıası gelecekteki Camilerde, ‘Kadınlar Mahfili’ mekânının öncü uygulaması olarak düşünülebilir.

İslâm Öncesi Uygulamalar Kadınların mabetlerde ibadet ederken, erkeklere göre konumları sadece İslâm Dini’nde değil Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da tartışmalı konulardandır. Örneğin Yahudilikte, kadınlar erkeklerle aynı mekânda karışık oturuştan, aynı mekânda ayrı, kadın erkek ayrı mekânlarda oturmasına kadar farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.

XIX. yy’da Alman Yahudileri arasında ortaya çıkan ve Amerika'ya taşınan Reformist Yahudilik, Reformist Yahudiliğe tepki olarak ortaya çıkan Muhafazakâr Yahudilik ile Yeniden Yapılanmacı (Reconstructionist) Yahudilikte, Sinagogda kadınlar erkeklerle yan yana oturabilmektedir.

 Amerika’daki Yahudi cemaati içinde sinagogda kadın erkek karı- şık veya teknik tabiri ile “family seatting” uygulamalarının kabul görmesi zor olur ve zaman alır.10 Ancak yukarıda ifadesini bulan akımların dışında Yahudiliğin genelinde kadınlar, başları örtülü olarak Sinagogda erkeklerden ayrı otururlar. Kadınlar için genelde galeri kat veya Sinagogun arka kısmında bir bölüm tahsis edilir.

Kadınların erkeklerden ayrı oturdukları havralarda, bu ibadet için tahsis edilen kısma, Türkçeye bölme olarak tercüme edilebilecek bir kelime olan Mehitza (מחיצה (denmektedir.12 Mehitza denilen bu uygulamaya Anadolu’daki sinagoglarda da rastlanmaktadır. Yeni Ahit Korintlilere 1. Mektup ’ta, kadının kilisede sakin bir halde olması şu sözlerle ifade edilir: “Kadınlar, kutsalların bütün topluluklarında olduğu gibi, toplantılarınızda sessiz kalsın.

Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa'nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır.”14 Çok sayıda faklı Hıristiyan mezhebinde değişik uygulamalar bulunmakla birlikte genel bir uygulama olarak kadınlar kilisede erkeklerle karışık otururlar.

İslâm cami mîmârîsinde, kadın ve erkeklerin ibadet esnasındaki durumlarına ilişkin en erken tarihli bilgilerimiz Medine’deki Mescid-i Nebevî’ye ait olanlardır. Mescid-i Nebevî "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın Mescidlerinden alıkoymayın” 15 vb. Hadis-i şeriflerde, camide cemaatle namaz kılmak isteyen kadının engellenmemesi emredilirken, yine de kadın için en güzel namazın evinde kıldığı namaz olduğu şeklindeki rivâyetler de bulunmaktadır.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde, Mescidde kadınlar da erkeklerle birlikte cemaate devam ediyor (bunlara Peygamber eşleri de dâhildir), vakit, Cuma ve Bayram namazlarını, erkeklerin arkasında kılıyorlardı. Hz. Peygamber’in, “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsaydık” 16 şeklindeki temennisi, Hz. Ömer, zamanında gerçekleşmiş, Mescid-i Nebevî’ye açılan kapılardan biri kadınlara tahsis edilmiştir.

Şam Ümeyye Camii Medine’ye hicretten sonra inşa edilen Mescid-i Nebevî’nin son derece sade bir yapı olduğu, Hz. Peygamber zamanından sonra, Hulefai Râşidîn döneminde yapılan ilavelere rağmen bu sadeliğin büyük öl- çüde bozulmadığı görülmektedir. Şam Ümeyye Camii, birçok bakımdan İslâm cami mîmârîsinde yenilikler taşımaktadır.
İlk defa bir mîmârî öge olarak mihrap, günü- müzdeki şekline benzer minber başta olmak üzere yenilikler taşımaktadır. Ancak 715 yılında tamamlanan bu camide kadınlara ilişkin bir bö- lüm bulunmamaktadır. Cami mîmârîsinde bir dönüm noktası olan yapıda böyle bir birimin bulunmayışı ancak o dönem kadınların sosyal hayattaki yeri ile izah edilebilir.
Osmanlı Dönemi Uygulamaları Osmanlı dönemi camilerinde yer alan kadınlar mahfili uygulaması kendinden önceki Türk ve İslâm mimarisinden miras olmakla birlikte bu dönemde geliştirilmiş. Osmanlı sonrası aynı coğrafyadaki millet ve topluluklara da örnek teşkil etmiş, Hz. Peygamber dönemindeki erkeklerin arkasında durmaları şeklindeki uygulamayı da tekrarlayan bir durum olması dolayısıyla yaygınlık kazanmıştır.

Kadınlar Mahfili veya üst katta yer alan galeriler (Resim 7-10) için Osmanlı camilerinde yan girişler kullanılmış böylece, kadın erkek cemaatin karşılaşmadan veya cemaatin kalabalık olduğu durumlarda zahmetsizce ibadet mekânına ulaşmaları temin edilmiştir. Başlangıçta kadınlara mahfil olsun diye yapılmamış olsa da, mîmârî bir zorunluluk olarak başlasa da sonradan yüklendiği işlevle bu mahfiller günümüze kadar gelen ve orta vadedeki bir gelecek için varlığını sürdürecek birimler olarak görünmektedir.

Zaman zaman ortaya çıkan istisna durumlardan biri olarak, cemaatin kalabalık olduğu hallerde, camiin avlusunda namaz kılınması uygulamasına gidilmektedir. Bu durum bazen avludan da taşarak çevreye yayılmaktadır. Mevcut hali 1880 yılına ait olan Eyüp Sultan Camii’nde (fotoğraf 7-8),18 Sabah Namazını cemaatle kılma uygulaması dolayısıyla, Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanların oluşturduğu izdihamla insanlar bazen dışarıda yer bulmaktadır. Sokakta namaz kılınması durumunda bile erkeklerin önde, bayanların arkada kılmaları hassasiyeti bu konunun yüzyıllardır süren örneğidir.

Cami mîmârîsinde, kadınlara ait mekân teşekkülünün en kesin çizgilerle ve erken örnekleri Hindistan’da, Delhi Sultanlığı Sonrası Türk Beyliklerinde görülmektedir. Delhi Tuğluk mîmârîsinin bir temsilcisi olan Atala Camii’nde (1408) bu durumun bir örneği bulunmaktadır. Camiin batı yönündeki kare formlu avlu içinde iki katlı, sütunlu bir bö- lüm, kadınlar mahfili olarak tasarlanmıştır.20 Ahmed Şah’ın, başkent Ahmedabad’da, Kaledeki camiinde, mihrap üzerinde Arapça kitabe, 1414 tarihini verir. Burada yer alan kadınlar bölümü, Muluk Haneana veya Zenane diye adlandırılmakta, kuzey-batı köşede yer almaktaydı ve camiin kuzeyindeki bir kapıdan girilmekteydi.

Nepal’de İslâm mîmârîsi 15-16. yüzyıllara uzanmakla birlikte, gü- nümüze sağlam olarak gelen örnekleri yok denecek kadar azdır. Cami mîmârîsinin mevcut örnekleri oldukça yenidir. Çok az sayıda cami olarak inşa edilen yapıda kadınlara ait bölümler bulunmakta ancak camiye dönüştürülen bazı yapılarda bu bölümler yer almamaktadır. Kadınlara ait mekânlar için özel bir isimlendirme de bulunmamaktadır.22 Pakistan’da camide kadınlara ait mekânlar ya üst galeri katta yer almakta ya da erkekler bölümünden bir şekilde ayrılmakta ve “Zenane” adını almaktadır.

Malezya Kuala Lumpur’daki Wilayah Persekutuan Camii, kadınlar mahfilinin, galeri kat uygulamasının gelişmiş bir örneğini barındırmaktadır. Asıl ibadet mekânının üst kısmında yer alan bölümün, ön kısmına ahşap parmaklılar yerleştirilmiş ve bayan cemaatin imam ve hatibi görmesi mümkün hale getirilmiştir. Malezya’daki genel uygulama Türkiye’dekine benzer bir mahiyettedir. Afganistan’da bayanlara yönelik ayrı bir bölüm olmamakla birlikte, camiler belli gün ve zamanlarda, bazı faaliyetler için onlara tahsis edilmektedir. Ancak bu durum bazı yerlerde tutucu kesimlerin tepkilerine yol açmaktadır.

 Endonezya’daki cami mîmârîsine ilişkin yayınlardan, camilerde kadınlara ait mekân olarak yan mekânların kullanıldığı ve bu mekânları ifade etmek üzere, dilleri olan Bahasia’da “Pa(ng)wadonan”, “Pawadonan”, “Pawestresn” gibi kelimelerin kullanıldığı görülmektedir.27 Yaygın bir uygulama olarak bayanlar bölümü bulunan camilerde, aynı kubbe veya çatı altında olmak üzere genellikle sağ tarafı erkeklere, sol tarafı bayanlara tahsis edilme şeklinde bir uygulamaya gidilmektedir. Ancak bir duvarla ayrılan farklı bir ünite şeklindeki örnekleri de bulunmaktadır.

İran Coğrafyası İran’da günümüzde bir şehirde, tek camide Cuma namazı kılınması dolayısıyla, tarihi camilerden avlu ve çevresi ile bu işe yeterli bulunanlarda kılınmakta veya Cuma namazının tek camide kılınmasına uygun büyüklükte camiler inşa edilmesi yoluna gidilmektedir.

İlkine örnek olarak İsfahan’da, Safevi döneminden Mescid-i Şâh (İmam) gösterilebilir. İbadet mekânı perde ile bölünmek suretiyle kadınlar ve erkekler aynı mekânda Cuma namazı kılmaktadır. İkincisine örnek olarak Tebriz’de son yıllarda inşa edilen ve minarelerinin yapımı hâlâ devam eden Musallâ’nın batı tarafı girişi ibadet mekânı ile birlikte kadınlara tahsis edilmiş, yine bu camide aynı imamın peşinde namaz kılabilecekleri ve içerde yapılan vaaz ve hutbeyi duyabilecekleri bir düzenlemeye yer verilmiştir. Vakit namazları için, asıl ibadet mekânına perde çekilmesi, sahnı kıbleye dik olarak erkekler tarafı geniş olma şartı ile 2/3 veya 3/4 şeklindeki uygulama birçok camide karşılaşılan durumdur.

Bunların dışında, birçok ülkede olduğu gibi bayanlar Mescidi uygulaması oldukça yaygındır. Bu mekânlara Namazhâne-i Hâherân ( نمازخانه .denmektedir) خواهران Tacikistan, Tataristan Tacikistan İslâmî Rönesans Partisi’nin Duşanbe’de bulunan ve Kadınlar Camii diye bilinen partinin kültür merkezi, Tacikistan’da, 2004 yılındaki dinî otoritelerin yasağına rağmen, Kadınların erkeklerle birlikte namaz kılmalarına müsaade edilen tek cami olduğu belirtilmektedir. Toplam 2500-3000 civarındaki cemaat içinde, erkeklerle birlikte Cuma Namazı kılan kadınların sayısının 100 kadar olduğu ifade edilmektedir.

Tataristan’da, Türkiye’dekine benzer uygulamalar bulunmakta ve bayanların namaz kılmaları için ayrı bir birim bulunduğu durumlarda bu birim “Hatunlar Mescidi” olarak adlandırılmaktadır.30 Tataristan’ın başkenti Kazan’da bulunan Mercanî Camii’nde, bu uygulamanın bir örneği bulunmaktadır. Arap - Afrika Ülkeleri Kâbe’de tavaf esnasında kadın erkek birlikte iken, vakit namazlarında bayanlar için tahsis edilen ayrı mekânlar bulunmaktadır.

Medine’de Mescid-i Nebevî’de, kadın ve erkek cemaat için ayrı bölümler bulunmaktadır. Erken döneme ait bölümlerin bulunduğu (minber, mihrap, Ravza-i Mutahhara çevresi gibi) yerler günümüzde daha çok erkeklere tahsis edilen kısımlar arasındadır. Bayanların bu bö- lümleri ziyaretleri ve namaz kılmalarına belirli saatlerde müsaade edilmektedir.

 Suudi Arabistan Cidde Belediyesinin yayınladığı inşa edilecek camilerde aranan şartlara baktığımızda, Kadınlar Mescidi başlığı altında, bu mekânın hacmi belirlenirken, bir yerleşim merkezinde nüfusun %40’ını kadınların oluşturduğu, kadınların camide namaz kılmalarının farz olmadığı da göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilerek aşağıdaki maddeler sıralanmaktadır

a) Kadınlar giriş kapısı erkelerinkinden ayrı ve uzak olmalıdır.
b) Aynı şekilde tuvaletler de ayrı olmalıdır.
c) Kadınlar bölümü ya galeri katta veya erkeklerin arka kısmında olmalıdır.
d) Konumu ne olursa olsun kadınlar kısmı dışarıdan görülmemelidir. 

Aynı bölümün devamında yer alan tablodaki bir bilgi dikkat çekicidir. Suudi Arabistan’da bayanların araba kullanmaları yasak olması dolayısıyla, bayanlar Mescidinin “Otoparkı”, “Bulunmaz” denmektedir.

Bayanlar otoparkı dışında, diğer bütün özelliklerin Türkiye’de camiler ve kadın bağlamında yapılan ve yapılmak istenenlerle aynı olduğu görülmektedir.

Kadınlara özgü ibadet mekânlarını ifade etmek için Arapçada, elMescidu li’n-Nisâ, (للنساء المسجد ,(Musallâ Nisâ (نساء مصلی (gibi ibarelerin kullanıldığı görülmektedir. Arap ülkeleri, kadın ve camiler söz konusu olduğunda genellikle tutucu fikirler akla gelmekle birlikte, muhafazakâr fikirleriyle tanınan âlim İbn Bâz, kadınların bayram namazında cemaatle namaz kılmaları ve bir kadının onlara imamlık yapması konusunda, “bunda bir sakınca olduğunu zannetmiyorum” demektedir. Etiyopya da, Türkiye’ye benzer uygulamaların bulunduğu ülkelerden biri.

Burada, camilerde kadınlara ait bölümü ifade etmek için mezânîn مزانين kelimesi kullanılmaktadır.35 Birleşik Arap Emirlikleri’nde Musalla en-Nisâ (النساء مصلی (olarak adlandırılan36 mekân, bizdeki kadınlar mahfili veya bayanlar Mescidine denk düşmektedir. Somali’nin kuzeyinde Gabiley’de 1960’larda, Şeyh Marian tarafından kurulan, kızlara yönelik medrese, zamanla şöhret bulur ve bu çevredeki kadınlar, Somali’nin ilk kadınlar camiini kurmaya karar verirler.

Kuveyt’te, kadın ve cami bağlamında bir gazete haberine değinmek anlamlı olacaktır. el-Enbâ’ Gazetesi (لنباءَا ,(Müslüman Hintli bir kadının, bayanların içinde müezzinlikten imamlığa her türlü vazifelerini ifa edebilecekleri kadınlara ait ilk Mescidi inşa etmeye başladığı ve erkelere de camiin bazı işlerinde çalışmak şartı ile namaz kılmalarına izin verildiği haberini verdi.

Gazete görüşlerine başvurduğu bazı âlimlerin, “kadınların, kadın hakları adı altında, insanlıktan ve dinden çıkarıldıkları” görüşlerini yazdı. Arap ülkelerinde geniş anlamda kadın camide ibadet ederken imam, müezzin ve diğer cemaati “Gören ama Gö- rünmeyen” şeklinde özetlenmektedir.
Amerika Birleşik Devletlerinde 1994’te 994 olan cami sayısı, 2000 yılında 1209 ve 2011 yılında 2106’ya ulaşmıştır.
Bu duruma, Amerika’daki Müslüman nüfusun artışı kadar, yeni gelen göçmenlerin de etkili olduğu düşünülmektedir.40 Batıda, İngilizce adı ile “Women Friendly Mosque” veya “Women-Only Mosque” olarak adlandırılan kadınlar camii, dinî hizmetleri kadınlar tarafından yürütülen ve cemaati bayanlardan oluşan camiler olarak gün geçtikçe sayıları artmaktadır.
Papaz bir babanın kızı olan Mary Teasley, 1972 yılında Müslüman olarak Emine Wadud adını alır. Üniversite eğitimini Pensilvanya’da tamamlayan Wadud, Arap Ülkeleri’nde İslâmî eğitimini sürdürür. 

Wadud’u Müslüman olan diğer batılılardan ayıran en büyük özellik, batıda ilk defa, New York City’de, 18 Mart 2005’te, kadın-erkek karışık bir cemaate Cuma Namazı kıldırmasıdır.
Wadud, kadının değerine ilişkin çabalarını sadece pratikte bırakmamış, bu konuda yayınlar da yapmış- tır. Emine Wadud’dan sonra, 2012 yılı Ramazan Bayramında, İmame Cemile Ezzani erkek kadın karışık cemaate bayram namazı kıldırmış- tır. Kentucky Üniversitesi İslâm Araştırmaları’ndan Profesör İhsan Bagby, 2011 yılında, Kuzey Amerika İslâm Toplumu tarafından desteklenen bir çalışmasında, “Amerika’da kadın imam yok” demektedir. 

Bu durum, yukarıda adı geçen bayanların resmî bir kimlik taşımadıkları şeklindeki yorumu mümkün kılmaktadır. Amerika geneli için yapılan bir araştırmada, camiye devam edenlerin % 75’i erkek, camilerin % 54’ü kadınlara yönelik etkinlikler yapmalarına rağmen, sadece % 27’si bayanlarca ara sıra ilgi gördü. Camilerin % 50’si yönetiminde kadınların rol almasını isterken, % 31’i bu duruma sıcak bakmamış, % 17’si ise, beklentilere rağmen geçen beş yılda hiç bir kadının başvurmadığını ifade etmiştir.

Araştırmanın önemli sonuçlarından biri de, bayanların camide bir perde arkasında veya farklı bir odada namaz kılmaları uygulamasının 1994’te % 52 iken bu durum 2000’lere gelince % 66’ya yükselmesidir. Kanada’da ilk cami olan er-Raşid Camii, 1938 yılında ibadete açılmış, erken İslâm cami planını yineleyen bir anlayışla inşa edilmişti. Kadınlar ve erkeklerin aynı mekânda ibadet ettikleri bir uygulama söz konusu idi. Ancak zamanla kadın ve erkeklerin ayrılması ile sonuçlandı. Hayırsever bir kadın olan Hilwi Hamdon’un çabaları ile meydana getirilen camide, önceleri kadınlar erkeklerin arkasında namaz kılarken, bir sahnın yeşil bir örtü ile ikiye bölündüğü görülür. Kadınlar ve erkekler bölümü.

1982’de ibadete kapatılıp, restore edilmiştir.48 İngiltere’deki uygulamalar diğer batı ülkelerinden çok bir farklılık taşımamakla birlikte Krallığın eski sömürgeleri dolayısıyla siyasî bazı zorlukları bulunmaktadır. Orada kadınların erkeklere imamlık yapıp yapmamalarından çok imamların kökenleri, eğitimlerini nerede aldıkları hangi İslâm’ı anlattıkları gibi sorunlar ön plana çıkmaktadır.

2008 yılında yapılan bir araştırmada İngiltere’deki, 254 camiden %97’sinin imamı ülke dışında doğmuş ve %92’sinin imamı ülke dışında din eğitimini almıştır. Batı ülkelerinde, dünyanın farklı ülkelerinden gelen Müslümanlarla birlikte, sayıları hiç de azımsanmayacak oranda sonradan Müslü- man olan cemaatin bulunması, orada kadın ve cami konusuna farklı bir boyut katmaktadır. Yeni girdiği dinin mabedini ziyarete giden bir bayanın, camiye ana girişi sağlayan görkemli kapıya yönelmişken, “Bacım, buradan giremezsiniz, köşedeki arka kapıdan”50 ifadesini duymak, her halde hoş bir durum olmasa gerek.

Son Dönem Türkiye Cami mimarisine ilişkin olarak 2006 yılında düzenlenen bir ilmi toplantıda, kadın ve cami konusunun genişçe ele alınabileceği ana başlıklar bulunmasına rağmen, bu konunun kısmen değinilerek geçilmesi aslında, çok uzak değil sadece sekiz yıl kadar önce konunun, toplumun ne kadar gündeminde olduğunun bir ifadesi olsa gerek.

Günümüzde kadın ve cami konusunda gerek bilgi düzeyinde, gerek uygulama anlamında yoğun bir faaliyet gözlenmektedir.

Bu durum çok sayıdaki sebebin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Öncelikle, Müslüman kadınların ibadet esnasında erkeklerden ayrı olmaları zorunluluğu, cami mîmârîsinde de ayrı bir mekânın veya mekân parçalamasına gitmeden aynı mekân içinde daha yumuşak bir geçişle elde edilen bö- lümlerin varlığını zorunlu hale getirmektedir. 

Ancak en az bunun kadar önemli bir başka etken de, Feminist yaklaşımlar denmese de, bir şekilde Müslüman Kadın Hakları savunucularının ekseninde gelişen “sosyal hayatın her alanında var olma” anlayışının bir uzantısı olarak cami ve kadın konusu ele alınmaktadır. Sebep ne olursa olsun, günümüzde, Anadolu özelinde bu durumun geldiği nokta, geri dönülmez bir şekilde mimari ve fikri boyutta bir ilerlemenin devam ettiğidir. Günümüzde, büyük alışveriş merkezlerinin, fabrikaların, hatta orta ölçekli bazı restoran vb. yerlerin, hemen hemen bütün gar, terminal, hava alanı vb. kamu kurumlarının bay ve bayan Mescitleri bulunmaktadır. Hatta bunların bir kısmı, Türkiye’de sahip olduğu şekliyle Mescid boyutunu aşarak içlerinde Cuma namazı da kılınan camilere dö- nüşmüştür.

Alışveriş yapan, seyahat eden, parkta dinlenen veya herhangi bir sebeple evinin dışında olan bir bayanın nisbeten yakınında, içinde ibadet edebileceği, kadınlara ait bir Mescit bulma şansı günden güne artmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, son zamanlarda cami ve kadın konusuna özel bir yer vererek ilgilendiği görülmektedir. Bu durumu, müftü yardımcılarından birinin bayan olması uygulaması ile başlayan ve yükselen bir süreç olarak okumak hatalı olmayacaktır.

1-7 Ekim tarihleri arasında kutlanan “Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nın 2013 yılı temasının, “Cami, Kadın ve Aile” olarak belirlenmesi anlamlıdır. Aynı zamanda, pilot olarak seçilen binlerce camide, kadınların ibadetine uygun şartların oluşturulmasına yönelik teftişler ve eksik görülenlerde tamamlamaya yönelik çalışmalar yapılmış- tır.

Son on yılda, geleneksel çizgileri korumak ya da, tamamen özgün olma iddiasıyla ortaya çıkan, güçlü eleştirilere muhatap olmakla birlikte bazen de genel kabul gören cami örneklerimizin sayısı artmaktadır.

Bu yeni nesil camilerde kadının ibadetine elverişli mekânlar oluşturulma konusunda ciddi hassasiyetler bulunmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olma özelliğine sahip olan Çamlıca Camii, yetkililerinin ifadeleri ile “Hanımlara pozitif ayrımcılık” uygulanan camilerimizin başında yer almaktadır. Projeyi bayan mimarların yürütüyor olması, farklı bir anlam boyutu getirmektedir.

İlk defa bu camide hepsi bir arada olmak üzere, kadın ve erkek abdest mahallerinin ayrı katlarda olması, abdest mekânından namaz mekânına özel asansörle çıkılması, kadın erkek ibadet mekânlarının ayrı olması, camiin ibadet fonksiyonu dışında kadınların sosyal ihtiyaçları bakımından örneğin, “emzirme odası” ve “çocuk bakım odası” gibi birimlerin bulunması bu camiyi diğerlerinden ayıran bir özellik olarak durmaktadır.

Cami mimarisinde, kadınlardan öte, Ankara Çankaya’da, Bilkent’te, İhsan Doğramacı tarafından 2008 yılında babası adına yaptırılan Doğramacı zade Ali Paşa Camii, diğer dinlerin mensuplarına da hizmet sunması açısından farklı bir örnektir.54 Sonuç ve Değerlendirme İslâm mimarisinin erken dönem camilerinde ibadet esnasında, kadınlar ve erkekleri ayıran fiziki bir engel bulunmamaktaydı.
Bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) uygulaması ile en önde erkekler, arkasında erkek çocuk cemaat ve arkasında bayanlar saf tutmaktaydı. Zamanla Mescide kadınların giriş çıkışını sağlamak üzere bir kapı da tahsis edildi. İlerleyen zamanlarda, kadınların camiye devam etmesinin bazı sosyal sakıncaları olabileceği gerekçesi ile kadınların evlerinde namaz kılmalarının daha faziletli olacağı şeklinde bir anlayış yaygınlaşmaya başladı.

Bu anlayışın bir sonucu olarak, Mescid-i Nebevî’den, Şam Ümeyye Camii’ne, mîmârî açıdan çok sayıda değişiklik, yeni birim ve uygulamalar meydana gelmesine rağmen, kadınlara ilişkin hiçbir ögeden bahsetmek mümkün değildir. Bu anlamda kadınlardan herhangi bir itirazın gelmemesi, ihtiyaç hissedilmemesi veya toplumsal kanaate karşı çıkma gücünü kendilerinde bulamamaları şeklinde düşünülebilir.

Camide, asıl ibadet mekânına bitişik veya sahın içinde ayrı bir ünite şeklinde kadınlara tahsis edilen ibadet mekânı oluşturma anlayı- şının erken örnekleri, Hindistan Delhi Sultanlığı sonrası Türk Beylikleri arasında görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde, başlangıçta mîmârî bir gereklilik olarak ortaya çıkan ancak zamanla “Kadınlar Mahfiline” dönüşen bir uygulama söz konusudur. Buna göre, camiin arka tarafında, genellikle taşıyıcılar ve duvar arasında kalan kısım ve üst kat galeriler düzenlenerek kadınlara tahsis edilmiştir.

Amerika başta olmak üzere batı ülkelerinde, camilerde kadınlar, yaşadıkları ülkelerin şartları, dünyanın farklı ülkelerinden gelerek kültürlerini buraya taşıyan veya batılı olup Müslüman olanlar gibi özel durumlar dolayısıyla son çeyrek yüzyılda bu anlamda zor bir süreçten geç- mektedirler. Kadın imamlar, kadınlara namaz kıldırdıklarında sorun ya- şanmazken, kadın erkek karışık cemaate namaz kıldırma uygulamaları (Wadud, Ezzani) tepki toplamaktadır. 

İslâm coğrafyasında kadının sosyal hayata yoğun katılımı son çeyrek yüzyıldadır. Bu yüzden, camilerde kadınlara özel mekânlara ihtiyacın en yoğun hissedildiği dönem yaşanmaktadır. Bu anlamda, Kamu kuruluşları, fabrikalar, havaalanları, terminaller, alışveriş merkezleri, restoranlar gibi insanların kalabalık olarak bulunduğu mekânlarda ihtiyaca mebni kendiliğinden ortaya çıkan “Bayanlar Mescidi” uygulaması yaygınlık kazanmaktadır.

 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın öncülüğünü yaptığı, mevcut camilerde kadınların en rahat şekilde namaz kılabilecekleri ortamın oluşturulması için bazı değişiklikler ve yeni inşa edilecek camilerin buna uygun inşası dikkat çeken bir çalışma olarak görülmektedir.
Bayanlar Mescidi
uygulaması kabul görmekle birlikte, “Kadınlar Camii” kulakları tırmalamaktadır. Çünkü cami doğrudan imamı çağrış- tırmakta ve Türkiye şartlarında cuma namazını akla getirmektedir. Batı Müslümanları “Women Friendly Mosque”, “women Only Mosque” adı altında salt kadınlara ait camilere zihnen alışsa ve yer yer örneklerini sunsa da, maddî sorunlar yaygınlığını geciktirmektedir.

Gelinen noktada, Hindistan’dan Amerika’ya birçok ülkede yaygın olan uygulama, Osmanlı’da “Kadınlar Mahfili” diye ifade edilen camiin arka ve üst kısımlarında, aynı kubbe altında, aynı mekân içinde bir bö- lümde kadın ve erkeklerin birlikte ibadetlerini yerine getirmeleri şeklindedir. İran’da özellikle vakit namazlarında erkeklerden bir perde ile ayrılan mekânda kadınlar namaz kılarken Arap ülkelerinde, camide fizikî anlamda bölünen mekânlar tercih edilmektedir.

Son yıllarda, İstanbul Çamlıca Camii gibi örneklerde, kadınların sadece ibadet değil, icabında “emzirme odası”, “bebek bakım odası” dâhil her türlü ihtiyacını giderebileceği bir cami anlayışına doğru bir yö- neliş bulunmaktadır. Sosyal sonuçları hesaba katılmadan, Haydi kızlar okula kampanyası benzeri bir anlayışla, “Haydi bayanlar camiye” yaklaşımının sağ- lıklı olmayacağı düşünülmelidir. 

Cami mîmârîsinde kadının yeri konusu doğal akışında seyrederse, bir gün bu sorunu hallolmuş bulacağız. Kadınlar ve namaz mevzuunda, “evlerinizde daha hayırlıdır, “Camilerde evladırlar bir savrulma yaşanmaktadır. Son dönem cami mimarisinde yapılmak istenenler, ilk bakışta geleneksel dönemdeki külliyelerin mantığı ile izah edilse de durum farklı gibi görülmektedir. Camilerde “Emzirme Odası”, “Bebek Bakım Odası”, kütüphane vb. derken “Mekânın sıradanlaşması”, tehlikesi ile karşı karşıya geliriz. Günlük hayatın karmaşasından kaçıp “camiye sığınma” yerine, karmaşanın “ortasına düşme” tehlikesini görmek gerekir.

Güzel görülen her şey cami mîmârîsine eklenmeye çalışılırsa buradan örnek bir mîmârî çıkmaz. Burada asıl problem belki de kadının sosyal hayattaki yeri ile ilgilidir. Kadınlar Sosyal hayatta ne kadar varsa o kadar mekânları olur. Kadının sosyal hayattaki yeri ne olmalıdır sorusunun cevabı verilemediği sürece, cami mîmârîsinde kadınlara ait mekânlar problemini çözmek mümkün olmayacaktır.



10 Ekim 2017 Salı

Duanın Genel Olarak, Psikolojik ve Sosyolojik Faydaları




Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah'a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O'nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur.


Duanın faydalarına geçmeden önce, 'Dua etme ihtiyacı insanda yaratılıştan mıdır, yoksa sonradan mı kazanılır.' konusuna kısaca temas etmek istiyoruz. Daha sonra da duanın, genel, psikolojik ve sosyolojik faydaları üzerinde duracağız. 


Dua etme ihtiyacı insanda yaratılıştan mıdır?

Dua etme ihtiyacı, insanda yaratılıştan vardır. Bu sebepledir ki, bütün dinlerde dua mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan, şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar hayatları boyunca, üstesinden gelemeyecekleri birçok şeyle karşılaşmakta; keder, sıkıntı, âcizlik, çâresizlik ve ümitsizliklere mâruz kalmaktadırlar. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: "İnsan bir sıkıntıya mâruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, bize yalvarıp yakarır.

Fakat Biz sıkıntısını giderdik mi, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi eski hâline geçip gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara, yaptıkları işler, kendilerine böyle süslenmiş, hoşlarına gitmiştir." (Yunus sûresi, 10/12) Bu âyetten de anlaşıldığı gibi dua, insanda fıtrîdir ve özellikle sıkıntılı anlarda Allah'a dua etmek, sadece samimî olarak Allah'a inananlara has bir durum değildir. Allah'a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda Allah'a yönelir ve O'na dua ederler. Çünkü insan, yaratılışı itibariyle inanma ve dua etme ihtiyacı hisseder. 

Bu durum, tabiatında yüzmek olan ördek yavrusunun daha dünyaya gelir gelmez su araması gibidir. Fakat nasıl ki temiz, güzel suları bulamayan pek çok ördek, çamurlu su birikintilerinde kendilerini oyalar. Öyle de, Allah'ı bilmek, O'na dua etmek fıtratında yaratılan insan, Yaratıcısını bulamayınca bu ihtiyacını başka şeylerle tatmine çalışır. Ya Mekke müşrikleri gibi putlara, ya Hz. İbrahim'in kavmi gibi gök cisimlerine tapar, onlardan yardım bekler. Veya günümüzde bir kısım ateistlerin, yani Allah'a inanmayanların yaptığı gibi, tabiatı ilâhlaştırır, Allah'ın san'atını putlaştırırlar.

Allah yerine başka şeylere tapan ve onlardan yardım umanlar hakkında âyette şöyle buyurulur: "Hak dua, ancak Allah'a yapılandır. O'ndan başka dua ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılayamazlar. Onların hâli, kuyu başında durup, ağzına su gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki o su, onun ağzına gelecek değildir. Kâfirlerin duası boşa gitmiştir." (Ra'd sûresi, 13/14)

Putu, heykeli ve benzeri şeyleri ilâh kabul edip, onlara dua ederek onlardan yardım beklemek, gerçekten aklın alacağı bir şey değildir. Kur'ân âyetlerinde onların böyle sapık hareketlerine sıkça yer verilir. Meselâ, Hz. İbrahim (a.s.) kavmine sorar: "Taptığınız şeyler, siz dua ettiğinizde sizi işitirler mi? Size fayda veya zararları olur mu?" Onlar şöyle cevap verir: "Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk." (Şuara sûresi, 26/72–73) Dikkat edilirse, gittikleri yol körü körüne taklittir.

Konumuza ilgili diğer âyetlerin meâlleri şöyledir: "O müşriklerin Allah'tan başka ibadet edip yalvardıkları sahte tanrılar ise, hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmaktadırlar. Hep ölüdürler, diri değildirler..." (Nahl sûresi, 16/20)

"De ki; Bana haber verin bakalım! Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp taptıklarınız O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Allah bana yeter." (Zümer sûresi, 39/38)
Evet, insan kendi vicdanına müracaat ettiğinde, vicdanının daima Allah'a yöneldiğini görecektir. İnsan, bilhassa "Allah'ın yarattığı bir sanat galerisi" hükmündeki tabiatta dolaşıp, uzaydaki haşmeti, dağlardaki heybeti, çiçeklerdeki rahmeti gördükçe şöyle demekten kendini alamayacaktır: "Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana sığınıyorum. Sana hizmetkârım ve Seni arıyorum."1 Böylece şu koca dünya hanında yalnızlıktan, kimsesizlikten, başıboşluktan kurtulacak, hayatın mânâsını ve tadını bulacaktır.

Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük lâzımıdır. Hayatı, duasız düşünmek mümkün değildir. Yaşadığımız hayat, baştan sona kadar duadan ibarettir. Dua, Allah'ın rızâsının şifresi ve Cennet yurdunun da anahtarıdır. Yine dua, ‘kul'dan Rabb'e yükselen kulluk nişanı, alâmeti ve işareti, Rab'den ‘kul'a inen rahmet simgesidir. Daha doğrusu o, Allah'la kul arasında olan münasebetin tam odak noktasıdır. Dua, insanı merdiven merdiven Hakk'a yücelten mukaddes bir miraçtır.

Allah'ın Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir. Dua, aynı zamanda gazabın da paratoneridir. Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı kazandıran, gazap ve öfkeyi uzaklaştıran tesirli bir kulluktur dua. Bize bakan yönüyle dua, istemektir. Biz maddî-mânevî ihtiyaçlarımızı Rabbimiz'den isteriz. 

Dua Etmenin Faydaları

Dünya, hizmet yeri, âhiret de mükâfat yeridir. Onun için biz bu dünyada ibadet eder, mükâfatını âhirette alacağımıza inanırız. Aslında, ibadetin özü olan dua için de aynı şey geçerlidir. Fakat Allah'ın bir lutfu olarak dualarımızın, dünyada da birtakım faydalarını görebiliriz. 


Genel Faydaları

1. Duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp Elhamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemîn der.2

2. Dua, Allah'tan hidayet ve başarı talebidir. Dua insanı başarıya ulaştırır.

3. Rızkın genişlemesine, sağlığın artmasına, ömrün bereketlenmesine vesile olur.

4. Dua, hazinesi sonsuz, kerem ve ihsanı bol olan Allah'tan istemektir. O, bir şeye "ol!" deyince olur. Bir isteği yerine getirmekle hazinesi eksilmez.

5. Dua edeni Allah'ın rahmeti kuşatır. Allah'ın ihsanı ve yardımı ona yönelir.

6. Dua eden, Allah'a itaat etmiş olur. Duayı terk etmek günahtır, Allah'a karşı kibirlenmektir.

7. Genişlik ve sağlık zamanlarında dua etmek, darlık ve hastalık zamanlarında fayda verir.

8. Allah, kulunun çok ve ısrar ile dua etmesini sever.

9. Dua hayrı çeker, zararı savar.

10. Her dua, Allah katında muhafaza edilir, dua eden, duasının yararını ya hayatında, ya da öldükten sonra muhakkak görür.

11. Dua, öyle cömert bir Zât'tan istemektir ki, O kendisine açılan elleri boş döndürmekten hayâ eder.

12. Dua insanı belâdan korur, inmiş ve inecek musibetlere karşı bir kalkandır. Belâların tesirini azaltır.

13. Dua, düşmanların düzenlerini bozar, üzüntü ve sıkıntıları defeder. İnsanın ruhunu tasalardan arıtıp temizler.

14. Dua ettikten sonra insan gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu sebepledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.

15. İnsan, duaya muhtaçtır. Çünkü dua, ruhun gıdasıdır.

16. Dua bütün problemlerin çözüm kaynağıdır. Küçük-büyük bütün problemler, Allah'a havale edilerek ve O'na sığınılarak çözülebilir. Zira bizi hiç yoktan yaratan ve bize yol gösteren O'dur. Bizi yedirip içiren; hastalandığımız zaman bize şifa veren O olduğu gibi; bir gün bizi öldürecek ve tekrar diriltecek de yine O'dur. Nerede olursak olalım, bizimle beraber olan O'dur ve nerede, ne yaparsak yapalım bütün yaptıklarımızı görmektedir. Dolayısıyla, iyilikleri elde edip kötülükleri def edebilmemiz için; "Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam an…" (A'raf sûresi, 7/205) emrine uyarak gece-gündüz devamlı duayla meşgul olmalıyız.

17. Bugün artık biliniyor ki, birçok hastalığın temelinde mânevî sebepler yatmaktadır, birçok derdi ve problemi olan insanlar bazı hastalıklara daha kolay yakalanabilmektedirler. Hattâ öyle görünmektedir ki, rûhen çok sıkıntılı insanlarda kısa bir süre sonra bazı rahatsızlıklar görülmektedir, işte dua maddî hastalıklara zemin hazırlayacak psikolojik ortamı yok etmektedir. Çok sevdiği yavrusunu kaybeden nice ana babanın üzüntüye dayanamayarak kısa bir süre içinde hastalanıp öldükleri bilinen hâdiselerdendir. Şuurlu Müslüman ise, onların birer emanet olduğunu, emanetin sahibinin emanetini geri aldığını, ama o yavrunun öbür dünyada onlara şefaatçi olacağını bildiği için sabretmektedir.

18. Bazı ameliyatlardan sonra veya tedavisi devam eden hastalıklarda hastanın maneviyatının, yaşama azminin tedavide büyük rol oynadığı ifade edilmektedir. Dua edip Allah'a yalvaran bir hastanın mânevîyatı yükselir, kaybolmaya başlayan yaşama azmi canlanır. Yüce Yaratıcı Kur'ân âyetlerini biz mü'minlere şifa olarak indirdiğini bildirmiştir. 

19. Dar ve sıkıntılı zamanlarda dua etmek sıradan insanların yapacağı şeylerdir. Zaten sıkıntılı zamanlarda dua etmeyen insana rastlamak pek mümkün değildir. Yiğit adam, eli bol, gönlü ferah ve işi denk olduğu zaman dua eden, Allah'ı hatırlayan insandır. İşte böyle rahat zamanlarda dua eden, yalvarıp gözyaşı döken, seher vakitlerinde kuşlarla birlikte Allah'ı zikir ve tesbih eden insanlara yüce Allah, sıkıntılı anlarında yardım elini uzatır. Bazen öyle kazalar görmekte veya duymaktayız ki, âdeta bir hurda yığını hâline gelen otomobil veya otobüsün içinden burnu bile kanamadan insanlar çıkabilmektedir. Ve bazen gazetelerde okuyoruz: "Öldürmeyen Allah öldürmez." Çünkü böyle bir hurda yığınından canlı insan çıkabilmesi mümkün değildir. Bu tür kazalardan hiçbir yara almadan kurtulmanın temelinde bazı hayırlı işlerin, bazı güzel duaların bulunmadığını kim iddia edebilir? Ferah zamanlarda yapılan iyilikler ve dualar zor zamanlarda fayda verir.

20. Dua ve ibadet insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en büyük özelliktir. Âhirette mutlu bir hayat yaşamak bu dünyadaki ibadet ve dualarla mümkündür. Allah'ın rızası O'na yürekten yapılacak dualarla kazanılabilir. 

21. Dua, rızkın genişlemesini, sağlığın korunmasını ve ömrün bereketli olmasını sağlar.

22. Dua, kulun yüce Allah'ın gazabından emin ve uzak olmasına vesile olur. Bir hadîste: "Allah'a dua etmeyene Allah gazap eder." (İbn Mâce, Dua 1) buyurulmaktadır.3

23. Canlı ve zinde kalabilmek, dinî şevk ve heyecanımızın devamı için dua çok önemlidir: Bir Müslüman'ın, dinî hayatının canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi için evrâd u ezkâr, yani dua okuması çok önemlidir. Yoksa insan zamanla sapabilir, ayağı kayıp sürçüp düşebilir. 

24. Dua eden kimsenin hâli, çoluk-çocuğu ıslah olur, malı da bereketlenir. Kendisi de sâlih amel işlemeye muvaffak olur. Her türlü hâli ve her türlü ihtiyâcı için Allah'a dua edip yalvaran kimseye, duada büyük bir sevinç ve nasîp vardır. Çünkü ona, annesi, babası ve diğer insanlar sâlih amelde bulunması için dua ederler. Fakat duadan nasîbi olmayan, Allah'a yalvarıp yakarma lezzetini tatmayan ve Rabbine dua ve ibâdet etmekten kaçınan, kendini büyük gören kişiler hayırdan, Allah'a yaklaşmaktan ve O'nun sevgisini kazanmaktan mahrum sayılırlar. Böyle kişiler, kendilerine ve dualarına cevap verilecek rahmet kapılarını kapatmış olurlar. Çünkü dua etme lezzetinin kalbden çıkarılması, bir şahsın -kendisi farkında olmadığı hâlde- maruz kaldığı en şiddetli bir cezâdır. 


Duanın Psikolojik Faydaları

1. Mü'min dua ettiği, Allah'tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü her şeye yeten Rabbimiz'in kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan için en büyük mutluluktur. Bu sebeple duada bir neşve ve manevî zevk vardır ve Cennet'te de sürecektir. Kur'ân'da, bu durum şöyle haber verilir: "İman edip makbul ve güzel işler yapanları ise onların Rabbi, imanları sebebiyle kendilerini, içlerinden ırmaklar akan, o nimet dolu cennetlerdeki mutluluklara erdirir. Onların orada duaları, "Allah'ım! Her türlü mükemmellik Sana aittir ve Sen her türlü noksandan uzaksın!" demek, birbirlerine iyi dilek ve temennileri ise hep "selam!"dır. Duaları "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" (Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.) diye sona erer." (Yunus sûresi, 10/9-10) 

2. Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuuraltına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Dua, içimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi giderir. Dua ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Duasız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duasız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Dua ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü dua, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Dua ile sonsuz aczimizi yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Dua ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duada iç varlığımız aydınlanır. Duada kendi gücümüzle değil; Allah'ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz. 

3. İbadet yapmamak ve dua etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice insan vardır ki, uygarlığın bütün lüks ve konforu, ellerindeki servet ve imkânlar onları mutlu edememiştir. Huzurdan mahrum olan bu zavallılar, vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar. Onların çılgınca eğlence ve kahkahaları iç âlemlerinde tutuşan yangını maskelese bile, kendilerini için için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları gözden uzak tutan yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı rûhen hastalıklara ve sıkıntılara sürüklemekte, kıvrandırmakta, gönül huzurundan mahrum bırakmakta ve onun felâketine yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına merhem olan ilâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve dualarla içimizi aydınlatmadıkça ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşabiliriz.4

4. Dua, ilâhî yardımın gelmesi için başvurulan genel bir rûhî mekanizmadır ve insanın yaratıcısına doğru yakınlaşma isteğini ifade eder. Bu yönüyle dua, insan zihninin maddî olmayan âleme doğru çekilmesi, ruhun Allah'a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesidir; her şeyi yaratan, en üstün kemal, kudret, kuvvet ve güzellik kaynağı, herkesin kurtarıcısı olan görülmez bir varlıkla münasebete geçmek için yapılan bir gayrettir.5

5. Dua, kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık, huzur ve mutluluk meydana getirir. Duanın en güzel faydalarından biri de Allah inancının kalblerde kökleşmesini sağlamasıdır.

6. Dua eden kimse, dua etmeden önceki durumuna kıyasla önemli bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim göz önünde tutulduğunda herkesin, yaptığı duanın neticesini bir şekilde aldığı söylenebilir. Fakat duanın psikolojik tesiri, bazı şartlara bağlı olarak artar veya azalır. Bir kimsenin başkası için yaptığı duanın da şahsen yapılan dua kadar, hattâ bazen daha etkili olduğu gözlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde 192 hasta üzerinde yapılan bir araştırmada, bunu destekleyen enteresan neticeler elde edilmiştir. Hastane yakınındaki bir kilise bu hastalar için kendilerinin haberi olmadan dua etmiş; hastaların ismi zikredilmeden yapılan dua sonucunda onların şikâyetlerinde azalma tespit edilmiştir. Ayrıca hastalar hastanenin tedavi şartlarını eskisine göre daha iyi bulmaya başlamışlardır.6

7. Klinik gözlemler, duanın sadece hastanın iyileşmesine olumlu katkı sağlamakla kalmayıp, daha genel olarak kişiliğin yeniden yapılanması ve bütünleşmesi konusunda çok etkili bir rol oynadığını göstermiştir.7 Depresyonla başa çıkmada, stresi yenmede, nevrotik ve psikotik birçok hastalığın yanı sıra, fizikî hastalıkların şifa bulmasında dahi duadan insanların büyük ölçüde fayda gördüklerini ortaya koyan çok sayıda gözlem ve araştırma bulunmaktadır.8

8. Dua, kişinin Allah'a yakın olduğu şuuruyla onda bir güvenlik hissi doğurur, kaygılarını hafifletir. Konuyla ilgili gözlemler, özellikle kriz zamanlarında duanın rahatlatıcı, yatıştırıcı ve kaygıları azaltıcı neticeler verdiğini göstermektedir.

9. Dua, kişinin gücünü arttırır, faaliyetlerine canlılık katar, şuur düzeyinin yükselmesine ve idrakinin güçlenmesine vesile olur.

10. Dua eden kimse sıkıntılı, bunalımlı ve gergin bir durumda ise, duanın tesiri, yatıştırma ve rahatlatma şeklinde kendisini gösterir.

11. Duanın, insanın ahlâk ve karakter yapısı üzerinde olumlu etkilerinin de bulunduğu tespit edilmiştir. Sık sık ve düzenli yapılan dua, fazîletli bir yaşayış ve karakter olgunluğunun önemli bir faktörü olabilmektedir.

12. Devamlı dua eden kimselerde vazife ve mesuliyet şuuru artar, kıskançlık ve kötülük eğilimi azalır, başkaları hakkında iyilik ve hayırseverlik duyguları güçlenir. 


Duanın Sosyolojik Faydaları

Duanın sosyolojik tesirleri, yani topluma bakan faydaları da vardır. Çünkü duasız toplum boşluktadır. Dua etme duyarlılığını yitirmiş bir toplumu ve aynı zamanda insanlığı, hüzünlü ve ümitsiz bir gelecek beklemektedir. "Dua ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum, pratikte fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir."9

Dua ettikten sonra insan, gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu sebepledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.

Allah'a dua eden fertlerden meydana gelen bir toplum, sağlam bir toplumdur. Anarşiden, kargaşadan, intiharlardan, ahlâkî çöküntülerden uzak bir toplumdur. Birbirlerine samimi dua ederek karşılıklı sevgi ve saygılarını artırırlar. Meselâ, her Cuma günü hutbede şu meâlde dua yapılır: "Allah'ım, erkek-kadın bütün mü'minleri, Müslümanları bağışla! Hem vefat edenleri, hem hayatta olanları affet! Allah'ım, dine yardım edene yardım et! Müslümanları perişan etmek isteyenleri perişan et! Allah'ım İslâm'ı ve Müslümanları kuvvetlendir."

Bu gibi dualarla dünyanın her tarafındaki ehl-i îman kalbî-ruhanî-nuranî bağlarla birbirine bağlanır. "Mü'minler bir vücudun âzâları gibidirler..." (Buhârî, Edeb 27) hadîsinin sırrı gerçekleşir.

Bu mânânın en muazzam görüntüsü hac ibadetinde Arafat'ta meydana gelir. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş, renkleri ayrı, dilleri ayrı milyonlarca Müslüman hep bir ağızdan "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" diyerek bütün Müslümanlar nâmına, Allah'a teslimiyetlerini takdim ederler. Her nimetin O'ndan geldiğini, bütün mülk ve saltanatın ortaksız olarak Allah'ın olduğunu kâinata ilân ederler.

"Hac ve umre için Ka'be'ye gidenler Müslümanların Allah'a gönderilmiş temsilcileridir. Dua ederlerse Allah kabul eder, af dilerlerse affedilirler" (İbn Mâce, Menasik 5) hadîsinin sırrınca bütün ehl-i îman için hayır duada bulunurlar. Allah'ın affını dilerler.

Bu şekilde toplu hâlde yapılan bir dua ise, kabul olmaya daha layıktır. Nasıl ki, ormanlarda milyonlarca ağaç gökyüzüne doğru dallarının elleriyle Allah'tan rahmet istiyorlar, Cenâb-ı Hak da, onların bu cemaat şeklindeki dualarını kabul edip, ormanlık yerlere bol bol yağmur gönderiyor. Onun gibi, böyle milyonlar hacıların dilleriyle yapılan dualar, elbette Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin Müslümanlara gelmesine vesîle olmaktadır.



Kaynaklar
1. S. Nursî, Sözler, Işık yay., İstanbul 2004, s. 33.
2. S. Nursî, 24. Mektub 4. Nükte.
3. Cemal Sofuoğlu, Açıklamalı Büyük Dua Kitabı, İrfan yay., İstanbul 2000, s. 16-21.
4. Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet,  İzmir 2000, s. 72.
5. Carrel, Dua, (Terc. Kerim Güney), s. 6.
6. Brown, The Human Side of Prayer, s.166.
7. Wulf, Psychology of Religion, s. 167-168.
8. Bkz. Johnson, Psychology of Religion, s. 237-246.
9. Carrel, Dua, (Terc. Kerim Güney), s. 56.

İslâm Şehirciliğine Nostaljik Bir Bakış




Bizdeki bu, gökleri ve yeri, bir arada ruhlara duyurma şehircilik, bina ve peyzaj zevkiydi ki, Piyer Loti gibi kimselerde, cennet bahçeleri kadar âsûde çınarlarımızın dibinde bir uzun uykuya yatma arzusu uyarmıştı.

İlk İslâm Şehirleri ve İslâm Şehirlerinin Karakteristikleri

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğup büyüdüğü, peygamberlikle vazifelendirildiği, insanlığı İslâm’ın hakikatlerine çağırdığı şehir olan Mekke, şehir kültürünün derinden hissedildiği tarihî ve stratejik bir konumdaydı. Bu sebeple Mekke, Kur’ân’da “ilk ev”, “şehirlerin anası”, “emin şehir” olarak nitelendirilmiştir. Bu açıdan Mekke şehirlerin, Kâbe ise mabetlerin anası olmuş ve yeryüzünün ilk şehir anlayışı, ilk mabed ile birlikte başlamıştır. İslâm’ın kutsal şehri Mekke’yi mânâlı kılan Kâbe’dir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy süreci Mekke’de başlamış ve yüce hakikatler orada insanların zihin, kalb ve ritüellerine egemen olmuştur.
Medine ise, İslâm vahyinin ikinci döneminin yaşandığı, kıyamete kadar insanlık dünyasına ışık tutacak şekliyle sonlandığı bir peygamber şehridir. Hicret’ten sonra tesis edilen “Peygamber Mescidi” ile Medine, gerçek bir şehir hüviyeti kazanmış, medeniyetle entegre olmuştur. Hicret’ten önce Yesrip bir şehir hüviyetine sahip olmayıp tarla ve bahçelerin bulunduğu küçük bir yerleşim birimi iken, Hicret sonrasında Mescid-i Nebevî’nin inşasıyla birlikte şehir bu merkezin etrafında oluşumunu sürdürmüştür. Bu bakımdan Yesrib’in İslâmlaşmasıyla Medineleşmesi birbiriyle paralel devam etmiştir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’deki bu uygulaması esas alınarak sonradan kurulan Kûfe, Basra, Füstat gibi şehirlerde, şehir plânında önce cami yeri tespit edilmiş ve yerleşim cami merkeze alınarak gerçekleştirilmiştir.
İslâm şehirleri, evrensel özelliklerini büyük nispette koruyarak günümüze kadar gelmiş ve Müslümanların din, kültür ve medeniyet bakımından dünyaya açılan penceresi konumunda olmuştur. Bu şehirlerde daima din, inanç ve çok kültürlülük hâkim olmuştur. İslâm şehirlerini diğer kültür ve medeniyet şehirlerinden ayıran belirleyici bazı özellikler vardır. Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Kahire, İstanbul gibi şehirler, birbirlerinden farklı özellikleri olmakla beraber İslâm şehirlerinin ortak özelliklerini bünyelerinde taşımaktadır.
Elbette hiçbir şehir bütün özellik ve güzellikleriyle diğer şehirlere tam olarak benzemez. Her birinin coğrafya, iklim, kültür ve tarih mirasından tevarüs ettiği farklı özellikleri vardır. Her medeniyetin kurduğu şehirlerde, ayırt edici özellik olarak, kendini gösteren ana semboller bulunur. İslâm şehirleri, özellikle camileriyle öne çıkmakla birlikte siyasî, ekonomik, eğitim, hukuk vb. alanlarda insanların fizikî ve mânevî ihtiyaçlarına cevap veren pek çok boyutuyla da kendisini belirginleştirmektedir. Kültür ve medeniyetin hâkim olduğu İslâm şehirleri, ferdî ve içtimâî iletişimin İslâm’ın ruhuna en uygun sevgi, saygı, hoşgörü, nezaket ve medenî kuralların hâkim oluşuyla farklılığını hissettirmektedir. Kuruldukları dönemden günümüze kadar bu özellikleri istikrarlı bir şekilde devam etmiş, evrensel özellik ve estetik görünümleriyle şehirlilik ve medenilik vasfını kaybetmeden koruyabilmiştir.
İşte bu durum İslâm’ın içselleştirilen evrensel öğretilerinin şehre verdiği tarihî dinamizmdir. Bu sayede şehirler mânâ kazanmış ve sakinlerini o ölümsüz ilkeleriyle âdeta bir eğitim müessesi gibi eğiterek medenî hâle getirmiştir. Şehre ve sakinlerine ruh veren, onları medenî yapan güç, İslâm’dır, İslâm’ın evrensel kaideleridir. Bu mânâda dinin dışlandığı bir şehirden ve medeniyetten söz edilemez.
Her şehrin bir kalbi vardır. Medine’de Mescid-i Nebevî, ondan sonra kurulan şehirlerde de ulu camiiler, içinde bulundukları şehrin kalbi olmuştur. Müslümanların şehirlerinin tamamında ulu cami vardır ve şehir bu camilerin etrafında şekillenmiştir. Yerleşim bölgeleri, ticarî alanlar gibi özgün mekanlar, camii sonrasında içtimâî önemine göre camiinin etrafında yer almıştır.
Barış yurdu olarak bilinen Bağdat’ın bir şehir olarak kuruluşu da çok özgündür. Dünyanın gözbebeği bir şehir olan Bağdat, kurulduğu günden beri bilim, sanat ve edebiyatta tarih boyunca anılan bir şehir olmuştur.
Şehirler içerisinde haklı bir üne sahip olan Nişabur’da, Nizamiye Medresesi dâhil önemli yüksek okullar bulunur.
Sultan Sencer zamanında dünyanın çok anılan şehirlerinden biri olan Merv de, şehircilik bakımından özgündür. Anlatıldığına göre, şehrin giriş kısımlarında büyük çiçek bahçeleri oluşturulmuş, sabah rüzgârının estiği bölgelere güller dikilmiş ve bu rüzgâr estiğinde de şehrin içerisine gül kokusu yayılırmış. Öğle vaktine doğru nergis bahçelerinden nergis kokusu, akşamüzeri ikindi rüzgârının estiği yerlerde de lâle kokusu, şehrin sakinlerine lahuti bir hava veriyormuş. Bu şehir medeniyeti açısından oldukça yüksek bir düzeydir. Fıskiyeleriyle, bahçeleriyle, botanikleriyle hakikaten insanların huzur içinde yaşadığı cennetvari bir şehir olan Merv, İslâm ilim geleneğinin de en önemli merkezlerindendir.
Osmanlı şehirciliğinde şehrin merkezinde cami yer alır. İkinci halka olarak dükkânların toplu olarak yer aldığı çarşılar bulunur. Son kuşakta ise meskenlerin bulunduğu bir şehir modeli mevcuttur. Merkez, daima dinin ve mukaddesatın en ideal mânâda yaşandığı yerlerdir. Merkezin, ilk bakışta din dışı gibi görünen ama din ile sıkı sıkıya irtibatlı olan ticarete ve sivil hayata dalga dalga yayıldığı değişmez odak olduğu görülür. Daha da ayrıntıya girilecek olursa Osmanlı şehri, İslâm ahlâkının ve aynı zamanda teknik ve idari becerilerin mekâna yansımış biçimidir. Kendisine ait kültür dokusuyla renklendirilmiş örneklerdir.

Şehre Kimlik Kazandıran Unsurlar

Şehir, bulunduğu yerin insanlarının ürettikleri ile değer kazanır. Geleneğimizde şehre mensubiyet kişiliğin ve kimliğin bir parçasıdır. Bu kişilik ve kimliğin oluşmasında insan unsurunun çok önemli bir yeri vardır. Ankaravî denildiğinde Ankaralı, Bursevî Bursalı, Davudu Kayserî denildiğinde Kayseri akla gelir. Dolayısıyla insan ile şehir arasında sıkı bir münasebet vardır. İnsanlar şehre mensubiyetiyle tanınır ve şehre kimlik kazandırır.
Mimarî yapılar ve mabetler de şehre karakter kazandırır. Taç Mahal, Elhamra gibi üstün sanat tasarımıyla inşa edilen tarihî eserler, bulundukları şehrin şöhretini geleceğe taşımaktadır. Süleymaniye ve Sultan Ahmet camileri gibi mimarî özellikli eserlerde, o medeniyetin bütün medeniyet birikimlerini görmek mümkündür. Çünkü mimari eserlerin gerisinde, o eserleri meydana getiren ruh vardır. Mimarî eser, aynı zamanda o eserleri üreten zihniyetin ve değerlerin tabiat ve metafizik algısını yansıtır. Meselâ Müslüman şehirlerindeki camilerin hepsi aydın ve ferahtır. Sanat harikası ulu camiler, İslâm estetiğinin değerini yansıtır. Şehre rengini veren bu mimarî eserlerde hem şehrin hem de medeniyetin karakteristiği görülür. O bakımdan minarelerden okunan ezanlar, o burçlarda dalgalanan ay-yıldızlı bayraklar ve minarelerin âlemleri, bu toprakların ötelere uzanan simgeleridir.

Kaybolan Değerlerle Yüzleşen Şehirler

Günümüzde sağlıklı bir şehirleşmenin yaşanamadığı mega kentlerde, birtakım problemlerle karşı karşıya gelinmiştir. Geleneksel değerlerin ve bağların yitirildiği şehirlerde yaşamanın entelektüel, sosyo-kültürel gereklerine sahip olmadıkları için bir uyum sorunu yaşanmaktadır. Bugün birçok şehir, geçmişte sahip olduğu özelliklerini yitirmiştir. Şehirde kaybolan değerler, dinî, kültürel ve sosyal zenginlikler şehirleri yeniden değerlendirmeyi, mevcut sorunları tespit ve çözüm önerileri geliştirmeyi kaçınılmaz hâle getirmiştir. Kaybolan değerleri, fizikî donanımları ve sakinleri ile şehri yeniden inşa etmek gerekiyor. Şehir ve insan birbirinin varlık sebebidir. İnsan şehrin ruhu, şehir de o ruhun cisimleşmiş hâlidir. İnsan, maddî ve mânevî bütün nitelikleriyle kendisiyle özdeş özelliklerini kaybederse, buna bağlı olarak şehir de şehir olma özelliğinden yoksun kalır.
Şehirler, şehir olma özelliğini kaybetmeye başladıktan sonra insan şehirle, şehir de insanla bir mücadeleye başlamıştır. Günümüzde şehir, kaybettiği insanını yani ruhunu aramaya başlamıştır. Ruhundan soyutlanmış şehir, birçok insanı hayal kırıklığına uğratmıştır.
İnsan şehirde öncelikle kendisini sonra da şehri inşa etmelidir. Kendini bilgi, birikim, duygu ve düşünce boyutuyla inşa edemeyenlerin, fizikî ve mânevî çevrelerini inşa etmeleri düşünülemez. İnsanın içinde yaşadığı şehrin imkânlarını gerektiği gibi kullanması, şehirli olmanın erdemlerine ulaşması, fert olarak şehir kültürünü içselleştirmesi, sanata, bilime, kültüre katkıda bulunması, tarihi ile bütünleşmesi, ahlâkî birtakım özelliklere sahip olması, kişiyi gerçek anlamda şehirli bir fert hâline getirecektir.
Şehrin sorunlarını çözmek, kültürünü, çevresini inşa etmek için İslâm’ın ilkelerinin belirleyici bir önemi vardır. İslâm’ın değerleriyle bezenmiş ve şekillenmiş tarihî şehir tecrübesi, bizlere bu konuda çok önemli bir örnektir. Tarihî tecrübeler dikkate alınarak ortaya konacak çözüm önerileri, bugünün şehir problemlerine kalıcı çözümler getirmenin en etkili yöntemi olacaktır.

Nasıl Bir Şehir?

İslâm, insana ferdî sorumluluklar yüklediği gibi sosyal sorumluluklar da yüklemiştir. İslâm’ın idealize ettiği toplum hayatı, büyük ölçüde şehir hayatını gerekli kılmaktadır. Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında bunu görmek mümkündür. Hicret’ten önce zulüm ve anarşinin kol gezdiği Yesrib’i sevgi, şefkat, merhamet ve yardımlaşma temeline dayalı ortak bir ruh ve düşünce dünyasında birleştiren ve bu şehri “Medine-i Münevvere/Aydınlık Şehir’ yapan anlayış iyi anlaşılmalı ve özümsenmelidir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’nin çok kültürlü, çok inançlı hayatını tanzim ederken, bir taraftan akraba ve komşu haklarını gözetmiş, diğer taraftan farklı inanç gruplarını ötekileştirmeden herkesi aynı şehrin ve bir tek toplumun dokusunu oluşturan unsurlar olarak kucaklamıştır.
Köyden kente göç ile gecekondulaşma, çarpık kentleşme, çevre problemleri, kapkaç gibi ciddi sorunlar yaşadığımız günümüzde, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şehre dâir uygulamaları, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Bu kapsamda Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şehrin tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken, diğer bölgelerde nüfusun azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını teşvik etmemesi konusu, evrensel bir şehircilik ilkesi açısından dikkate alınabilir. Bununla beraber Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) içtimâî ve medenî hayatın kaçınılmaz bir gereği olan nezaket ve saygı kuralları üzerinde çok ciddi durması da günümüz şehirciğinde fertler arası diyalogun sağlıklı bir zeminde yürümesi konusunda günümüze ışık tutan önemli bir ilkedir. İslâm’ın şehrin imarından ayrı düşünülemeyecek çevre düzenlemelerine ve yeşili korumanın önemine verdiği önemi anlamak için Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’nin etrafında oluşturduğu koruluk alanını hatırlamamız yeterli olacaktır.
Mekânın değeri, içinde bulunanlara göredir. İnsanlar, gelenek ve değer yargılarına göre yaşadıkları mekânları şekillendirir. Tarihe altın harflerle geçen medeniyetlerin, medeniyet seviyelerini günümüze kadar gelen ölümsüz eserleriyle tanırız. İstanbul’daki yalı ve konaklar, Ankara kale içindeki bahçeli evler, Safranbolu’nun kendine özgü sevimli konakları, Diyarbakır, Antep ve Maraş’ta taş işçiliğinin mükemmel örneklerinin sergilendiği ihtişamlı yapıların hepsinde, o devrin insanlarının zarafetini, letafetini, dünyaya ve eşyaya bakışını görürüz.
Günümüz mimarisi ve yerleşim alanları ile geçmişi kıyasladığımızda tarihî yapılarda ortak noktaların bulunduğu görülür. Gelir durumuna bağlı olarak bazı farklılıklar olsa da, hemen her evde ayrıntı gibi görünen fakat önemli şeyler vardır. Gömme dolaplarında ebeveyn odalarındaki banyolara benzer banyolar görülür. Bazılarında yüklük, gardırop mevcuttur. Evlerin tefrişinde, işlevselliğin önplânda olduğu görülür. Mahremiyete uygun inşa edilmiş evlerin pencereleri çoğunlukla baklava dilimli kepenklerle dışarıdan içerinin görülmesine imkân vermeyecek fakat dışarıyı seyretmeye müsait bir şekil ve konumda dizayn edilmiştir. Hemen her evin ufak ya da büyük bir avlusu bulunur. Günümüz şehirlerinde genellikle beton duvarlar arasında sıkışmış durumdayız.
Hayat kalitemizi içinde yaşadığımız mekânlar belirlediğine göre, hayatımızı sürdürdüğümüz evlerimiz, psikolojik ve sosyolojik gelişimimiz için de çok büyük bir önem arz etmektedir. Haklı bir övgüyle bahsettiğimiz Avrupa şehirlerin en önemli özelliği, tabiatla iç içe olması, yerleşim alanlarında kişi başına düşen yeşil alan hesaplaması yapılması, belli mesafeler gözetilerek uygun yerlere park ve bahçeler yapılmasıdır.
İslâm, fert ve toplum hayatında şehir plânlamasına büyük bir değer atfetmektedir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) estetik anlayışına göre çevrenin düzensiz ve kirli olması mümkün değildir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim’in kabri hazırlanırken: “Kabrin içinde bir çukur görüyorum.” buyurunca kabirci, Ey Allah’ın Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “O ne fayda verir ne zarar.” şeklinde karşılık vermiştir. Peygamberimiz eliyle kabri düzeltirken şunları ifade etmiştir: “Onun ölüye zarar vermeyeceği doğrudur. Fakat dirinin gözüne zarar verir/dokunur. Kul bir iş yapınca Allah onu en mükemmel yapmasını ister.” İşte bu perspektif, Müslümanların sahip olması gereken estetik anlayış ve zevkin oluşmasına zemin teşkil eden bir bakış açısı olarak kabul edilebilir.
Bu mânâda Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şehir plânlaması konusunda da somut önerileri olmuştur. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’de yapılacak evlerin aralarında mesafeleri, yolların genişliğini bizzat kendisi belirlemiştir. Buna göre yolların çeşitli yerlerden gelen develerin rahat geçebileceği bir genişlikte bırakılmasını, normal genişliğin en az yedi zira (yaklaşık 5.5 metre) olmasını talep etmiştir. Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu uygulaması yolların, insanların ve taşıtların çok rahat gelip geçeceği genişlikte olması şeklinde yorumlanmalıdır.
Yine bu çerçevede Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara mutlu yaşama ile ilgili tavsiyelerde bulunurken daima başkalarının mutluluğuna zarar vermemeyi gözetmiştir. Bir Müslümanların yaşadığı evlerin geniş, yüksek ve avlulu olmasını tavsiye etmiştir. Bu hususlara dikkat edilerek yapılan evler, ev sahibinin rahat bir psikolojide yaşamasını sağlarken, yakın komşulara zarar verilmesini de önlemektedir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), rüzgârını kesmemesi bakımından evinin damının komşunun evinin damından yüksek tutulmamasına dikkat çekmiştir ve bunu komşu hakları kapsamında değerlendirmiştir.
İslâm tarihinde modern ve sağlıklı şehirleşmeye dair canlı misâller vardır. Basra şehrinin mevkii ve plânı bizzat Hz. Ömer tarafından tespit edilmiş ve on mil mesafedeki Dicle nehrinden şehre kanal açılmıştır.
Kûfe’nin inşası ve şehir plânı hususunda da Hz. Ömer açık talimat vermiş, buna göre ana caddeler kırk, ikinci caddeler otuz, üçüncü caddeler yirmi, tali yollar yedi kol boyu genişliğinde düzenlenmiştir. Kırk bin kişinin namaz kılabildiği caminin etrafında geniş ve boş alanlar bırakılmıştır.
İslâm mimarisinde sade ve yalın inşaat malzemelerine bağlı kalınmış ve enerji kaynağı olarak ışık ve rüzgâr gibi temiz ve ucuz doğal enerji çeşitleri kullanılmıştır. Cami ve ev avluları içinde kirlenmemiş tabiatın sükûnetini, ahengini ve huzurunu yeniden oluşturarak şehirler inşa edilmiştir. İslâm şehirlerinin kalbinde ibadet için düzenlenen mekânlar, eğitim, zanaat ve ticaret işleri için düzenlenen alanlar, özel hayat ve kültürel faaliyet için oluşturulan alanlarla da hep iç içe olmuştur.
İslâm medeniyetinde insanla tabiat arasındaki dengenin korunmasına -ister küçük bir köyde isterse büyük bir şehirde- maksimum düzeyde özen gösterilmiştir. Müslümanların elinden çıkmış ev, cami, cadde, pazar ve şehir hayatının bütün diğer unsurları, tabiî faktörlerden maksimum ölçüde yararlanma esasına dayanıyordu. Evleri serinletmek için kullanılan rüzgâr kuleleri, yaz aylarında serinlemek için yapılan serin bodrumlar, hazırlanan yeraltı sarnıçları bunun ifadesidir. Günümüzde de rüzgâr ve güneş enerjisi gibi atığı olmayan tabii enerji kaynaklarından çokça istifade edilerek çevre kirliliği problemini azaltacak alternatifler geliştirilebilir.

Sonuç

İnsanoğlu tarihte kısa zaman aralıklarıyla devam edebilmiş erdemli şehirlerde yaşama mutluluğuna ve ayrıcalığına sahip olmuştur. Tarihin en erdemli şehirleri peygamberlerin Allah’ın (celle celâluhu) vahyine mazhar oldukları, o ulvî duyguları yaşadıkları kutsal mekânlardır. Mekke, bütün şehirlerin anası ve insanlar için ilk ev olma özelliği taşımaktadır. Kudüs, Davut ve Süleyman peygamberlerin krallıklarına mekân olmuştur. Medine ise İslâm’ın din olarak en mükemmel temsil edildiği bir mekânda tezahür ettiği muhteşem bir şehirdir. Bu üç şehrin de kurucu değerleri İlâhî ve ahlâkî sembollerdir. Ancak bütün şehirlerin, İlâhî ve ahlâkî değerler üzerine bina edildiğini söyleme imkânı yoktur. Aktiviteler olumlu alanlara yönlendirilemediğinde şehir, kötülük ve felaketin potansiyeli hâline de gelebilmektedir. Şehir bu tehlikeye her zaman açıktır. Bu tür tehlikelerin hâkim olduğu modern şehirler, tehlikenin ağına yakın veya ağın içinde olan insanlar için açık bir hapishane, orada yaşayan insanlar da müebbet hapis cezasına çarptırılmış bahtsız ve mutsuz mahkûmlar gibi yaşarlar. Bu özellikleri nedeniyle şehirler güven ve emniyetten uzaktır.
Hâlbuki dinlerde ve kadîm geleneklerde, hayat ve yaşama sanatı da kutsaldır. Bir şehrin yönetimi ülkenin ve ailenin yönetiminden, kısaca mânevî ve ahlâkî değerlerden ayrı düşünülemez. İnsan, kendi öz varlığındaki hakikatleri keşfedip, varlığı ile âlem arasındaki ilişkinin mahiyetini öğrenemedikçe, kendini ve çevresini düzenleme ve yönetme bilgisine de sahip olamaz. Şu hâlde şehrin kurtuluşu insanın kurtuluşuyla yakından ilgilidir. Mademki insanın bozulması kâinatın bozulmasına sebep olmaktadır. Bu durumda insanın kurtuluşu, varlığın sosyal ve tabi çevresinin, yani şehrinin de kurtuluşuna yardım edecektir. Bu mânâda her şey insanda başlamakta ve yine insanda bitmektedir.
İnsanlar var oldukça şehirler de var olacaktır. Çünkü şehirler, insanlığın kendisini en mütekâmil hâle getirebileceği önemli mekânlardan biridir. Şehir, ahlâk ve düzen gerektirir. İnsanın her yönüyle daha iyi bir noktaya erişme arzusunun tatmin edilebileceği yerlerden biri olan şehir, insan fıtratının ait olduğu asli dünyadan kopmayı da zarurî kılar. Bu durum şehirli insanın varlığını her an hissettiği bir gerilimdir. İşte bu gerilim, şehirde yaşamayı cazip kılmaktadır. Fakat şehirlerin bu gerilime dayanıklı hale getirilmesi gerekir.
Aksi hâlde şehir, kendisine yüklenen misyonu yerine getiremeyeceğinden sahip olduğu ahlâkî erdemlerden uzaklaşır. Neticede bundan şehirde yaşayan insanlar zarar görür. Şehirleşmenin bir neticesi olarak, içtimâî yalnızlık, izolasyon ve güçsüzlük duygusunun giderek büyümesi, kentleşmenin ortaya koyduğu yabancılaşmaya sebep olmaktadır. Şehirleşme, ferdi kendi yalnızlığı içine çekmekte, arkadaş ve tanıdıklarıyla olan içten bağlılığını, akrabalık dayanışmasını azaltmaktadır. İçtimâî diyalogları asgari düzeye inen fert, güçsüz ve dayanıksız hâle gelmektedir. Böyle bir süreç, şüphesiz özellikle köyden şehre gelen insanların sağlam bir zeminde olmadıklarını göstermektedir. Görülüyor ki şehirleşme, bünyesinde fizikî olduğu kadar sosyal problemler de üretmektedir. Bugün özellikle kendisi ile çevresi arasındaki dengenin iyi kurulamaması, insanın kendi ruhî ihtiyaçlarıyla uyumlu olmayan mekânda olmasının bir sonucudur.
Şehirde yaşayan insanlar genellikle başkalarıyla alâkasız ve yalnızdır. Onların bir bölümü fizikî olarak, çoğunluğu ise iç yalnızlığının sıkıntıları içerisinde yaşamaktadır. Onlar birçok insanla iletişim hâlinde olmalarına karşılık, bu münasebetler tatmin edicilikten uzaktır. Şehirlerde yaşayan insanlar, birçok arkadaşa sahip olduklarını düşünürler. Fakat arkadaş kelimesinin mânâsı değişmiştir. Geçmişin arkadaşlıkları ile mukayese edildiğinde yeni arkadaşlıkların çoğu önemsiz bir alâka şeklindedir.
Gerçekten yüz binlerce hattâ milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde insanlar, kalabalıklar içinde yalnızlıkları yaşamakta ve çoğu zaman üstesinden gelemedikleri problemler karşısında sessiz çığlıklarını kimseye duyuramamaktadır.
Netice itibariyle şehirlerdeki mevcut problemlerin tespiti, teşhisi ve bunlara çözüm üretmek için fertlere, ailelere, okullara, resmî veya özel iş alanlarındaki her seviyeden insana görevler düşmektedir. Dahası, her kademeden kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütüne de mevcut şartların iyileştirilmesi, daha dinamik hâle getirilmesi için birçok plân ve projenin hayata geçirilmesi noktasında çok önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. İnsanların fizikî ve ruhî ihtiyaçlarını maksimum düzeyde karşılayan, insanı yabancılaştırmayan ve toplumun saygın bir üyesi olduğu hissini daima canlı tutan, onu hiçbir şekilde dışlamayan daha yaşanabilir bir şehir plânlaması ve şehir yönetim anlayışı benimsenmeli ve gereği imkânlar ölçüsünde yapılmalıdır.

Sufizmin Avrupalılar Üzerindeki Etkileri ve İslam

İspanya'da çok sayıda Kuzey Afrikalı göçmen olduğu bilinir de, Sufizmi seçen İspanyollar az duyulmuştur. 100 yaşını aşkın zeytin ağ...