18 Ekim 2015 Pazar

Yalnızların Rüyası


Yağmurlar yağdığında hiç ıslandın mı?
Yapraklar yeşerip güller açınca sen..
Rüzgarlar ak saçlarını okşadı mı sabah yelinde?
Akşam güneşleri yüzünü ısıttı mı?
Ne umulmaz bir anda gurbet düşmüş yoluna,
Sır, sırra kadem basmış, senin sırrın hakikat,
Yağmur, yaprak, gül ve güneş varsın olmasın,
Sen yağmur ol, gel, rüyalarımda olsa dahi gel.

Aziz YILDIZ

Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği



20–22 Eylül 1998 günlerinde, İstanbul'da önemli bir ilmî toplantı gerçekleşti. Uluslar arası nitelikte olan bu sempozyum, "Kur'an'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği" başlığını taşıyordu. Türkiye üniversitelerinden başka 20 kadar ülkenin üniversite ve diğer bilimsel kuruluşlarından 70'den fazla ilim adamı bu toplantıya katıldı. Hazırlığı iki yıl süren sempozyumda 60 civarında tebliğ sunulup görüşüldü. Toplantıda kullanılan üç dil Türkçe, Arapça ve İngilizce oldu. Bunlardan biri ile sunulan tebliğ, diğer iki dile aynı anda tercüme ediliyordu.

Bu sempozyum Risale-i Nur Külliyatı hakkında Türkiye'de 1995'te gerçekleştirilen toplantıdan sonra uluslar arası ikinci toplantı oluyordu. Organizasyon İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından yürütüldü. Üç yıl önceki tebliğler Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak ayrı bir büyük cilt halinde güzel bir şekilde yayınlanmıştı. Bu seferki tebliğlerin de yakında yayınlanması vâdedildi. Organizasyon Heyeti Başkanı Prof. Dr. Faris Kaya ve beraberindeki ekip, dirayetli ve dikkatli çalışmalarını, her safhada olduğu gibi yayın safhasında da sürdürmektedir. Kendilerini alenen tebrik etmeyi şahsen bir vazife saymaktayım.

Bu toplantıda sunulan ilmî tebliğleri ayrıntılı tarzda değerlendirmek, kısa bir makalenin çerçevesine sığmaz. Şahsen sempozyuma katılmakla beraber, izleyemediğim birçok konuşma oldu. Onun için sadece kısmi bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

Bu toplantı üç yıl önceki gibi çeşitli ülkelerden ilim adamlarını bir araya getirmede başarılı oldu. Hatta bu sempozyum, uluslar arası düzeyde tanınmış isimleri toplamada daha da öne geçti.

Türkiye dışından **katılanlar: Nakib Al-Attas, İmtiyaz Yusuf, Thomas Michel, Kadir Canatan, Vehbe Zuhayli, Abdulmuti El-Beyyumi, Ahmed Ebu Zeyd, M. Said Ramazan El-Buti, abid Tevfik El-Haşimi, Aşrati Süleyman, Sami Afifi Hicazi, Muhammed Halid, Abdülaziz Bergus, M. Zeki Hıdr, John O. Voli, Musa ismail Basit, Ziyad Değamin, Kutb Mustafa Şano, A. Abdürrahim Saih, Abdülaziz Şahbar, Ali Lağa, Mustafa Abu Suway, Wolf Ahmed Aries, amir Roubai, Hadice Nabravi, Hasan A. Bukayr, Muhsin Abdülhamid, Firdevs Al-Mursi, Davud Aydüz, Suat Yıldırım, Hakan Yavuz, Azra Kasımoviç, Rauf Samiali, İrfan Abdülhamid, Ğanim Kaduri, Ahmed M. Al-Kudat, Ahmed H. Şükri, Hasan El-Emrani, Oliver Leaman, Ahmed Behçet, Colin Turner, Yamine B. Mermer, Huseyn Aşur, Mehdiyye Emnuh, Alparslan Açıkgenç, Dale F. Eickelman, Bilal Kuşpınar, Seyyid Vali R. Nasr.

Ülkemizden katılanlar: Nevzat Yalçıntaş, İbrahim Canan, Ahmet Akgündüz, Bünyamin Duran, Faris Kaya, Abdullah Özbek, Lütfullah Cebeci, Niyazi Beki, Şükran Vahide, Vehbi Karakaş, Reşit Haylamaz, Osman Cilacı, Sadrettin Gümüş, İbrahim Özdemir, Sadık Kılıç, Zekeriya Kitapçı, Yılmaz Özükpınar, Durmuş Hocaoğlu, Muhittin Akgül.

Türkiye dışında Risale-i Nur'a duyulan ilginin gittikçe daha fazla arttığı anlaşılıyor. Ama ülkemizdeki üniversite öğretim üyelerinin ilgisinin o nispette arttığı söylenemez.

Türk ilim adamlarının bir kısmı, bu hususta muhtemelen şu sebeplerin tesiri altında, bazı peşin hükümlerden kendilerini kurtaramıyorlar:

1- Risale-i Nur'u incelemeye az da olsa bir vakit ayırmıyorlar. Bu eserlerden ziyade, onlarla ilişkisini kurdukları münferit durumları göz önünde bulunduruyorlar.

2- "Bu risaleler, zaten bildiğimiz bir mesele" diye düşünerek sathi bilgileri, daha doğrusu duyumları ile yetiniyorlar.

3- Nisbî hürriyet ortamına rağmen, yine de böyle toplantılara katılmanın kendileri için risk teşkil edeceğini düşünüyorlar.

4- Bu işi muayyen bir meşrebin meselesi diye değerlendirmek suretiyle, kendilerini ilgilendirmediği kanaatini taşıyorlar. Onun için de desteklerini vermemek gibi dar bir psikolojinin içine giriyorlar. Oysa matlub olan, ne lehte ne aleyhte peşin hükmün esiri olmaksızın, insanların realiteyi görmeleridir. Bir kısım kimselerin ilgisiz kalmaları, tarihin akışını değiştiremez ki.

Hem niçin direnmeye devam ediyor bazı arkadaşlarımız ki, Risale-i Nur akımı, Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir vakıadır. Bu hadiseyi, çocukluğunda, mahallesinde tanımış olduğu bir Nur dershanesinin çerçevesi ile sınırlı görmede ısrar etmenin, realite ile bağdaştırılacak tarafı yoktur. Risale-i Nur'un kitaplardan bir kitap, tarikatlardan bir tarikat, meşreplerden bir meşrep olmadığı meydandadır. Bu külliyat bütün Türkiye'ye, bütün İslam dünyasına mal olmuştur. Kimsenin inhisarında değil, umumun ortak malıdır. Üstünde herkesin yol alıp ilerleyeceği, merhum müellifin tabiriyle, cadde-i kübray-ı Kur'aniye (Kur'an'ın geniş caddesi)'dir. Nitekim ondan haberdar olan bunca ilim adamı, bunu anlamakta gecikmiyorlar. Hem Türkiye dışına çıkıp değişik birçok ülkede az çok yer tutmuş bu başlıca ürünümüzden sadece memnuniyet duymak gerekir. Hâlbuki bu külliyatı, peşin hükümsüz olarak bir miktar incelemek, onların ihtiva ettiği öncü, ufuk açıcı tarafları görmeye kâfi gelmektedir.

Fakat mesele Risale-i Nur'un önemini göstermek, onların müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin büyük bir âlim ve düşünür olduğunu anlatmak değil, artık o eserlerden azami ölçüde yararlanarak, Kur'an hidayetinden alıp asrımızın anlayışına sunduğu irşadlardan istifade etmektir.

Bunu ifade ettikten sonra, sempozyumla ilgili değerlendirmelerime devam etmek istiyorum. Bu kabîl toplantıların bazen şu zaafları olabilmektedir:

1- Sempozyumlar muayyen bir âlimi anma toplantısına, ihtifal merasimine dönüşmektedir. Menkıbevî hallerin anlatılmasıyla söz konusu büyük zatın tavsiye ve davranışlarından toplumun yararlandırılması düşünülmektedir. Bu milletin büyüklerine karşı vazifesini yerine getirmesi bakımından yerinde olmakla birlikte, ilmî incelemeyi ön plana alan toplantıların aşmaları gereken bir gayedir.

2- İlmî meselelerin ortaya atılması ile yeni bakış açıları, değişik tahliller, farklı yorum ve teklifler, sorunlar için muhtemel yeni çözüm yolları arama yerine, birtakım meşhur şahsiyetleri toplamaya yönelmesi. Kısaca ifade edecek olursak ilmî toplantı olmaktan ziyade, âlimler toplantısına dönüşmesi. Bunun da faydaları inkar edilmese de, planlı ilmî müzakereler üzerinde yoğunlaşmak esastır.

3- Yılda veya üç yılda veya başka bir periyodda benzer toplantılar düzenlemek suretiyle, şeklî tarafın ağır bastığı geleneksel hale dönüşmesi.

4- İlmî tahliller yapma düşüncesiyle, meselelerin değişik yönlere çekilmesi, konuların maksatlarından uzaklaştırılması.

Bu toplantıda genel olarak böylesi noksanlar görülmemekle beraber, bu kabîl eğilimlerin bulunabileceği düşünülerek o taraflara kayma hususunda dikkatli olmak gerektiği unutulmamalıdır.

5- Benzeri bazı toplantılarda olduğu gibi, tebliğlerin sunulması çok defa soru-cevap vaktini daralttı. Aslında imkân olsa, ihtisas ehlinden olduğu kadar, meraklı diğer izleyicilerden gelecek sorular da alınabilse, gerçekten konular zenginleşecekti. Yeni ihtiyaçlar; yeni bakış açıları ve farklı perspektifler ortaya çıkmaktadır. Ama buna nadiren imkân bulunabiliyor. Bu sempozyumda da böyle oldu. Bundan her zaman şikâyet edilir. Fakat toplantıların kusuru olduğu gibi biz dinleyicilerin de kusuru vardır. Zira bu eksikliği gidermenin aslında güzel bir çaresi bulunmaktadır.

O da orada dile getirilmeyen soruları veya konuları, bir makale konusu yaparak, toplantının tartışmasını yazılı basına taşımaktır. Çünkü özellikle sosyal yönü olan konulara önem veren dergi ve gazeteler, hatta radyo ve TV kanalları bulunmaktadır. İlmi katkıları, yorumları veya eleştirileri medyaya taşımakla, başka kişilerin de onlardan haberdar olması sağlanmış olur. Zaten böylesi ilmî toplantıların gayesi bilimsel görüşmeler yapmak olduğu gibi, aynı zamanda o meseleleri kamuoyuna mal etmektir. Fakat bunun yapıldığı pek nadirdir. Genel olarak yapılan, toplantı salonunun kapısını kapatıp çıktığımız gibi, o konulara dair dosyayı da kapatmak ve onların üstüne bir nisyan perdesi çekmek olmaktadır. Öyle ki, katılanlar nezdinde bile, üç beş gün sonra sanki böyle bir toplantı olmamış gibi olur. Kamuoyu zaten çoğu zaman toplantının yapıldığından bile haberdar olmaz. Halk konuşacak ciddi konular bulunmayınca en yavan, banal, şeyleri tekrarlamakla vakitlerini geçirir. İlmi konularla ilgili olanlar da görevlerini yapmayınca, avamın konuştuğu havadan sudan şeyleri dinleyip konuşmaya mecbur kalırlar. Oysa böyle kitle iletişim vasıtalarının olmadığı çok eski dönemin mahrumiyet şartlarında bile, aktif kamuoyu, müctehidler yetiştirebiliyordu.

İlgili izleyici bakımından bu toplantı, oldukça dikkate değerdi. Zira üç gün boyunca iki salon da tamamen doldu. Tercümeleri dinlemek için dinleme cihazı ele geçirmek ise iyice sorun oldu. Ben dahil, sempozyumda görevli bazı kişilerin cihaz bulamadığına kaç defa şahit oldum. Halbuki otelin konferans salonundaki bu cihazların 4–5 yüz civarında olduğunu tahmin ediyorum. Diğer birçok önemli ilmî toplantıların da büyük rağbet görmesini ve buraya ilgi gösterenlerin öbür ilmî faaliyetlere de ilgi göstermelerini temenni ederim. Maalesef İstanbul’da gerçekleştirilen yüzlerce ilmî program vardır ki, on milyonluk şehirde yüz kişilik dinleyici bulmaksızın geçer gider.

Sempozyumun oturumları şu başlıklar altında gerçekleşti: Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği, Kur'an'ın asrımızdaki fonksiyonu, Kur'an'ın İ'cazı (mucizevi özellikleri), Kur'an'ın tercümesi ile ibadet meselesi, Kur'an'ın esas maksatları, Kur'an kıssaları, Kur'an'da tekrar denilen şeylerin hikmetleri, insana bakış ve insanın sorunlarına Kur'an'dan çözümler, bilgi teorisi açısından Kur'an'a bakış, Kur'an medeniyeti, İslam toplumunda tecdid ve ihya (din anlayışını yenileştirme) hareketleri, çevre (ekoloji) problemlerine bakış, Kur'an ve diğer dinlerle diyalog.

Konuların iç içe girdiği alanlarda gruplandırma konusunda herkesi tatmin etmek kolay değildir. Bununla beraber, dikkati çekecek yerleştirmeler olmayabilirdi. Mesela insana bakışla ilgili bir konu, "bilgi teorisi" kümesinde yer almış. Mana yorumu (te'vil) konusu, "uluslar arası ekonomik ambargo" hakkındaki bir tebliğle yan yana gelmiş. Buna mukabil "bilimde hermenötik boyutuna dair" tebliğ, ilgisi az olan bir yere gitmiş. Bu yerleştirmeler misafir hocaların özel istekleri gibi sebeplerden de ileri gelmiş olmalıdır. Bir konuda bir yığılma görüldü: "Kur'an'da tekrarlar" konusunda dört tebliğ var. Bunların hepsi de Risale-i Nur'daki izahları esas aldığından, bu tekrara gerek yoktu. Konuyu en etraflı anlatan bir veya iki tebliğ kâfi gelebilirdi.

Bu tespitlerden sonra kongredeki tebliğlerden bazı önemli kesitler vermek istiyorum.

Muhterem S. R. el-Buti, "Kur'an ve Çağdaşlık: Kur'an'ın hayranlık ve hayret uyandıran iki özelliği" başlıklı konuşmasında; Üstad Nursî, birçok hakikattan başka; Kur'an'ın iki hakikatini vurgulamıştır ki, bunlardan birisi araştırıcılar için tamamen yenidir. Geçmiş asırlardaki âlimlerden ona dikkat çeken hiç kimse bilmîyorum. İkincisi hakkında ise Kur'an ilimlerini inceleyen bazı zatlar, kısa ve sathi bir şekilde bir şey, söylemişlerse de konunun delillerle ispatlanması ve iyice açıklanması gerekmekteydi ki, Üstad Nursî bunu yapmıştır.

Bunlardan birinci hakikati o, "İlahi yüce hakikatler arasında Kur'an'ın gerçekleştirdiği muvazene (denge)” diye adlandırmıştır. Üstadın, bu harika dengeyi anlatan mütalaalarını naklettikten sonra muhterem El-Buti şöyle dedi: "Ben şundan kesin olarak eminim ki, fikir hayatında idealizm, egzistansiyalizm gibi aşırı akımların ortaya çıkmasının tek sebebi, bazı filozofların bu kâinattaki bütünlüğü göremeyip onun hakkında sadece kopuk kopuk, parça parça birtakım bilgilere sahip olmaları olmuştur." El-Buti bu noktada Einstein (Aynştayn), Engels, B. Russel gibi, buna misal teşkil eden düşünürlerin itiraflarını nakletti.

"Peki, öyleyse, bu bütüncül ve kapsamlı ilime ulaşmanın yolu ne olabilir? Bir başka deyişle, bu kâinatın unsurları ve cüzleri arasında işleyen ilişkileri gösteren, bu manevi kâinatın ince bir hesap neticesinde çizilmîş haritasını nasıl elde edeceğiz? Üstad Nursî'nin de dediği gibi, şu kesindir ki, bu haritayı Kur'an'dan başka bir yerde bulmamız mümkün değildir. Hatta denebilir ki, bu haritayı bulmak insanın öyle mühim bir vazifesidir ki, esasen Kur'an da bunun için inmiştir ve insanın kendi mahiyetini, sorumluluklarını ve yaratılış gayesini bilmesi bile buna bağlıdır."

Böylece Nursî'nin açıklamalarından hepimiz şunu kolaylıkla anlayabiliyoruz ki, Kur'an faraza şu kâinatın Yaratıcısının buyruğu olmasaydı, cüzleri birbirleriyle canlı bir ilişki, irtibat ve uyum içinde olan bu muazzam kâinattaki birliğin kapsamlı işleyişinin katalogunu ihtiva edemezdi."

Şahsi değerlendirmeme göre, muhterem Üstad el-Buti'nin tebliği, bu sempozyumdaki kıymetli konuşmaların tacı durumunda olup derin bir tefekkür ve pek veciz bir üslub örneği teşkil etmektedir. Bu tebliği vasfetmek değil de, satır satır okumak gerekir.

Kırktan fazla kitap müellifi olan, özellikle on ciltlik islam Hukuku Ansiklopedisi ile onbeş ciltlik et-Tefsiru'l-Munir yazarı muhterem Prof. Dr. Vehbe Zuhayli de Kur'an'ın Evrenselliği konulu tebliğinde şu cümlelere yer verdi: "Büyük mücahid ve âlim Bediüzzaman, Kur'an'ın evrensel mesajını anlayıp insanları anlatma ihtiyacını hisseden seçkin şahsiyetlerden biri idi. "Nursî, son asırda Müslümanların üzerine sel gibi yağan belalara ve tehlikelere onların içinde yaşayarak maruz kaldı. Fakat o, bunların altında kalıp boyun eğmek yerine onların üstüne çıkmasını bildi.

İslam ümmetinin acılarını kendi nefsinde yaşadı. Hizmeti ile İslam ümmetini, zaman ve mekânın koyduğu kayıtlardan kurtarmak, Kur'an mesajının evrensel mefhumlarını canlandırmak, kanayan yaraları, hikmet ve cesaretle tedavi etmek için çalıştı."

Muhterem Prof. Zuhayli, 34 sayfalık doyurucu tebliğinde Kur'an'ın cihanşümullüğünü Evrensellik ve Milliyetçilik, Evrensellik ve Ümmetçilik, Evrensellik ve Irkçılık, Medeniyetler Çatışması, Evrensellik ve Ferdiyetçilik, Evrensellik ve öteki dinler, Evrensellik ve Cihad, Kur'an'ın Evrenselliğini anlatmada çağdaş üslup ve metod alt başlıkları altında inceledi ve tebliğini şu cümle ile bitirdi: "Üstad Nursî, başka büyük müceddidler gibi, sıraladığımız bu esasları pek güzel bir şekilde anlayıp uyguladı. Böylece Kur'an'ın maksatlarının tam bilincine erdi, İslam şeriatının isteklerini iyi kavradı, hakkın ve hayrın sancağını yüceltti. Bir kelime ile o, bir kişi haline gelmiş bir ümmet veya ümmete dönüşen Müslüman bir kişi oldu."

Mısır'ın en seçkin âlimlerinden biri olan Prof. Dr. Abdulmuti Muhammed el-Beyyumi 21 sayfalık tebliğinde şu önemli konuyu inceledi: "Bediüzzaman Nursî Perspektifinde Kur'an'ın Asrımızdaki Fonksiyonu" "Hz. Peygamber (a.s.m.), semavi kitapların kendi başlarına değil, alimlerin varlığı ile fonksiyonel olacaklarına dikkat çekmişti" diye başlayan el-Beyyumi, Nursî'nin yedi merhalede, tabiatçılık fikrini çürüttüğünü açıklayıp, bu iddiayı çürütmenin Kur'an'ın baş meselelerinden olduğunu hatırlattı. "Çünkü Nursî, derin görüşü, ince anlayışı ile modern Batı medeniyetinin bu fikir üzerine kurulduğunu anlamıştı. Maddeciliğin Batının bütün değer hükümleri, bütün sistemleri içinde, bedende kanın dolaştığı gibi dolaştığını gördüğünden, Batı felsefesindeki bu fikri yıkmayı en büyük görev bilmîşti." "Üstad Nursî'nin tecdid metodunun başına tahkiki imanı kurtarmayı yerleştirmesi, Resulullah (a.s.m)'ın önderliğindeki ilk tebliğ örneğinde yer alan ve sünnet-i seniyye ile tam uyum içinde olan bir uygulamadır."

Muhterem el-Beyyumi, daha sonra Bediüzzaman'ın Mehdi ve Deccal yorumlarını inceleyip, onların, gerçek kişilikleri olmakla beraber, icraatlarını şahs-ı manevi (hükmi şahsiyet) halinde yapacaklarına dair yorumlarını büyük bir takdirle karşıladığını ifade etti.

Aslen Cezayirli olup Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Abdülaziz Bergus'un "Nursî'ye Göre Medenileşme Sürecinin Bilimsel İzahları" konulu incelemesi en çok dikkat çeken tebliğlerden biri oldu. Şu cümleler, bu tebliği bir nebze özetleyebilir:

"Sempozyumun konusunu İslam ümmetinin şimdiki realitesi ile irtibatlandırmak gerekir ki, Nursî'nin fikirlerini daha iyi anlayabilelim.

İncelememiz şu konuları ihtiva edecektir: Nursîye göre: ilimle, insanın yeryüzündeki halifeliği ve medenileşme sürecini incelemenin teorik çerçevesi, Nursî'nin eserlerinde ilim kavramı, ilimlerin ilerlemesi ve yenilenmesi." "Şunu unutmamak gerekir ki, Bediüzzaman teorik kavramları tartışmak için eser yazmadı. O ümmetin dertlerini, medeniyetin problemlerini, çağdaş insanın sıkıntılarını ve İslam'ın diriliş sancılarını nefsinde çektiği için yazdı. "Ona göre, dünyada muvaffakiyet için, Allah'ın insan toplumlarına koyduğu fıtrî kanunlara uygun hareket etmek şarttır." "Beşerin içtimai hayatında bir çığır açan, kâinata hükmeden fıtrî kanunlara muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde muvaffak olamaz."

"Bediüzzaman ilim, insan ve insanın yeryüzündeki halifeliği kavramları ile İslam'ın dirilişini sağlam zemin üzerine yerleştirdi." İslam ümmeti bu esaslarla ibadet, yeryüzünü imar etme ve insanlığı doğru yolu götürme görevini yerine getirmeye ehil olabilir.

Ona göre ilmîn kaynağı: kâinat kitabı (tabii bilimler), indirilen kitap (Kur'an) ve bir de yaşayan ve örnek olan kitap (Hz. Peygamber) olmak üzere üçtür." İnsanlığın gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği bütün ilmî ilerlemeler ve keşifleri, Kur'an Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi başlığı ile hulasa etmiştir. Yine Kur'an'dan anladığımız üzere, insanın öğrendiği her şeyin hakikati, Allah'ın güzel isimlerinin tecellilerine dayanmaktadır. Risale-i Nur bu meseleleri güzel bir şekilde açıklamıştır. Muhterem A. Bergus tebliğinin sonunda şu fikre yer verdi: "Üstad Nursî, Bilgi Çağı ve Küreselleşme Dönemi denilen dönemde İslam'ın dinamiklerini ve medeniyete önderlik edeceğini güzelce anlattı. Fakat bilimsel tahliller ve metodlarla bu görüşler projelere, projeler de yaşanan gerçeklere dönüştürülmediği müddetçe, bu fikirler umumi bir bakış olmaktan öteye geçemeyecektir."

Bağdat Üniversitesi profesörlerinden olup şimdi Malezya Uluslar Arası İslam Üniversitesinde bulunan, bazı eserleri Türkçeye çevrilmîş olup ülkemizdeki ilim çevrelerince iyi tanınan Dr. İrfan Abdülhamid "Huccetü'l-İslam Gazzali ile Hadimul Kur'an Said Nursî Arasında Geçen Konuşma" başlıklı bir tebliğ verdi. Tebliği, gerçekten bu tecrübeli üstadın olgunluk çağının semerelerini taşıyan bir fikir ziyafeti sunmaktadır. Muhterem İ.Abdülhamid asrımızdaki İslami uyanışı incelerken Muhammed İkbal ve Malik bin Nebi'yi özellikle zikreder. Batı taklitçiliğini eleştirirken birçok kimsenin istikamet çizgisinden çıktıklarını, Taha Hüseyin, Hüseyin Heykel, Abdurrahman Bedevi, Hasan Hanefi gibi Batıcılığa davet eden bazılarının ancak sonunda gerçeği görmeye başlayıp dönüş yaptıklarını, buna mukabil Said Nursî, Muhammed İkbal, Mehmed Akif gibi zatların İslam medeniyetinin orijinalliğini kavrayarak fikri istikametlerini koruduklarını anlatır. Bilhassa imam Gazzali ile Üstad Nursî'nin ilmî hayatlarında, metod ve yaşayışlarında birçok paralellikler ortaya çıkarır. "Bu iki zattan her ikisi de ilim ve irfanın, yaşanan bir hayata dönüşmesinin zaruretine inandılar. Tasavvufu meyletmekle beraber, dünyanın önemsizliğine çağrıda bulunup yanlış bir zühd anlayışına gitmediler.

Nursî, ümmetin fikirlerini ihya işinde Kur'an'ın mutlak üstadlığı prensibinde karar kıldı. Bu zat işe, temelden başladı, maddi tabii sebebiyet (natural causation) iddiasını çürüttü. Nitekim Gazzali de İslam düşüncesini Yunan fikrinin tesirlerinden kurtarmaya çalıştı. Onların her ikisi de Yunan felsefesini iyice inceleyip mahiyetini anladılar, doğru fikirleri yanlıştan ayırt edip seçmeyi bildiler, mantık ve matematiğe dair bilgileri kabul edip kâinat ve ilahiyat hakkındaki bir kısım yanlışlarını reddettiler. Hulasa her iki müceddid de tekvini kâinat kitabını, tenzili kitabın rehberliğinde okudular."

Olivier Leaman da "İhya Kervanında Nursî'nin Yeri" adlı çalışmasında, eskilerden Gazzali, muasırlardan Muhammed İkbal ile Bediüzzaman arasında dikkat çeken yönleri üzerinde durdu." İkbal ile Nursî'nin Batı sömürgeciliğine karşı çıkmaları, onların misyonerlik faaliyetlerini destekleyecek, müslümanları hıristiyanlaştıracakları endişesinden ileri gelmiyordu. Esasen onlar bir iki denemeden sonra bu husustaki başarısızlığı görüp, müslümanları dinlerinden döndürmekten ümitlerini kesmişlerdi. Onların karşı çıkmaları, Batı Medeniyetinin temsil ettiği materyalist zihniyet sebebiyle idi. Gazzali de benzeri bu durumla karşılaşmış ve dinin Aristo felsefesinin etkisinde kalmasını önlemeye çalışmıştı. Bu felsefe de Allah'a inanmakla beraber, o İslam'ın tanıttığı Allah değildi. Meşrutî bir idarede kralın rolüne benzer bir rolü vardı. İngiltere'de kraliçenin imzalamadığı hiçbir kanun çıkmaz. Ama o parlamentodan gelen her teklifi imzalamak durumundadır.

Gazzali; İkbal ve Nursî'den her üçü de muhalif fikirleri peşin hükümle reddetmeye girişmediler. Bilakis tam bir ciddiyet ve titizlikle onu inceleyip konuyu aklî muhakeme ile ele aldılar. İkna metodunu kullandılar. Muhalif fikrin, dinin yerini tutamayacağını, ispatladılar. Nursî İslam'ın akla ters düşmesini anlatma konusunda Gazzali'den daha fazla gayret gösterdi. Materyalist felsefeyi ve medeniyeti aklî, ferdî ve içtimaî yönlerden kuvvetle eleştirdi. Bilhassa şu fikri işledi: Tecdid hareketi akla aykırı yol tutmaz. Fakat, mahlûk olan aklı bütün değerlerin üstüne çıkaran felsefedir ki akıl tavrının dışına çıkmış ve bizzat akla zulmetmiştir.

Risale-i Nur'u okuyan kimse onda aklın alanı ile, aklı aşan alan arasında, yani ilmî Allah'a mahsus olan alan arasında hoş bir uyum bulur. Bence bir eserin, tecdid alanındaki başarısının ölçüsü, ümmetin fertlerinin anlayıp uygulayabileceği bir yol göstermesindedir. Zannımca Nursî'nin eseri bu özelliği taşımaktadır."

Thomas Michel'in tebliği, tek başına bir makale konusu olmaya değer ölçüdedir. Müslümanlarla Hıristiyanların farklılıklarını bilerek ve dinlerindeki farklılıkları küçümsemeksizin hangi konularda işbirliği yapabileceklerini ortaya koymaktadır.

Bütün İslam dünyasında olduğu gibi, Türkçeye çevrilen üç dört kitabı ile ülkemizde de pek iyi tanınan Bağdat Üniversitesi tefsir profesörü Muhsin Abdülhamid'den şu cümleleri iktibas edelim: "Üstad Nursî yeni bir toplumu bina etmeye yönelmek için, doğrudan doğruya Kur'an'a sığındı. Bu yeni toplum, güzel bir ağaç gibi gelişecek ve tarihteki gerileme asırlarının ortaya çıkardığı toplumun yerini alacaktı."

O eski Kelam ilmîni devam ettirmeyi reddetti ve onun bilgi metodunu kullanmadı. Çünkü o artık bu asırdaki sorunlara cevap veremiyor, Müslümanların ihtiyaçlarına çare olamıyordu ve çünkü metodu Kur'an metodu değildi." "Nursî insan fıtratına hitap ederken, Kur'an'ın kapsamlı bütüncül bakışından hareket eder. Akıl, his, sezgi arasında, hudutlar çizip mesafeler bırakmaz, marifetullah yolunda ilerlerken bütün bunları Kur'an'ın bütünlüğünde mezceder ve ince cüzleri bu yolla anlamaya gider." Nursî'yi muayyen bir zaman veya mekânla sınırlı olmayan Kur'an'ın köklü, derin metodunu çizmeye sevkeden sebep, işte bu düşüncedir. O bu temel üzerine İslam ümmetinin binasının çatısını kurmuştur; fakat bunu asrın dilini kullanarak, çağı ile hesaplaşarak yapmıştır."

Keşke makul sınırlamalar bizi zorlamasa da bu verimli bahçenin meyvelerini tatmaya devam edebilseydik. Fakat ne yazık ki artık makale sınırlarını zorlamış durumdayız. Misafirlere öncelik verip kamuoyumuzun daha iyi tanıdığı ülkemiz ilim adamlarına sonra geçeriz diye düşünürken yerimiz dolmuş bulunuyor. En iyisi onları başlı başına bir makale konusu olarak ele almak olacak. Bu ümitle, bu ilmî faaliyete katkıda bulunan bütün ilim adamlarımıza ve ilgi gösteren herkese selametler ve muvaffakiyetler dileyip sa'y ve gayretlerinin meşkûr olmasını Cenab-ı Mevlâ'dan niyaz ederim.

* Uluslar Arası Malezya İslam Üniversitesi Dinî ve Beşerî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

** İsimleri sıralamada, konuşma sırasına göre hazırlanan sempozyum programı göz önünde bulunduruldu. Türk hocaların görev yaptıkları yer esas alındı.

Tasavvufun Merkezî Konuları



Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılıp, melekî vasıflar ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, mu­habbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır.
Tasavvuf İslâm dini içerisinde doğdu, onun temel dayanakları olan Kur’ân, Hadîs ve Sahabe hayatını kaynak olarak kullandı ve zamanla diğer İslâmî ilimler gibi ciddi bir gelişim gösterdi. En müstakim hâliyle tasavvuf, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onları takip eden tabiin nesli tarafından yaşandı ve aktarıldı; daha sonrakiler tarafından bu hayat tarzı zühd veya gerçek tasavvuf adıyla anıldı.
İlk iki asırda cemiyet hâlinde, tabiî olarak yaşanan zühd hayatında, marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlâka, kerametten çok istikâmete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Zühd hayatından maksat, İslâm’ın ve Peygamberlik müessesinin de temel hedefi olan, ahlâkî olgunluğa erişmek ve bunu hayata taşımaktı.
Daha sonra gelişip sistemleşerek, tasavvuf ve tarikat adlarıyla merhaleler yaşayan bu anlayış ve hayat tarzında, ilk iki asırda var olan hususlar kısmen ve ismen muhafaza edilse bile, ikinci derecede değer verilir hâle geldi. Birinci sıraya ise, daha sonra gelişen tasavvufun nazariyatının sadece bir kısmı yerleştirildi ki, o da, vahdet-i vücûd, irfan, ricalu’l-gayb, insan-i kâmil, sema… gibi, bazı tasavvuf ehlinin varlık, bilgi ve seyr u sülûk konularındaki görüş ve uygulamalarıdır.
Yazımızda, bizce tasavvufun merkezî konularında bir eksen kayması gibi gözüken bu durumu değerlendirmeye çalışacağız. Konuya başlarken önce ‘bir ilim ve dini daha iyi yaşama tarz ve metodu olarak’ tasavvuftan bir nebze söz etmek istiyoruz.

Tasavvufun Ortaya Çıkışı ve Gelişimi

Bilindiği gibi İslâm’ın ilk dönemlerinde, özellikle Asr-ı Saadet’te ve tabiin döneminde, dinî ilimler bir bütün hâlinde idi; bütün gayret Kur’ân’ın anlaşılmasına odaklanmıştı. Nitekim ahkâm ve amele işaret eden âyetlerinden fıkıh (hukuk), iman ve itikada dâir âyetlerinden kelâm ve bir dereceye kadar felsefe, sosyal münasebetlerden söz eden âyetlerden ahlâk ve tasavvuf ve Kur’ân’ın en güzel yorumu olan sünnetin bir bütün olarak ortaya konması çabalarından da hadîs ilmi doğmuştur denilebilir. (Bkz: Aydın, 1986: 1)
Zamanla her ilim farklı branşlar hâlinde kendi mecrasında akmaya başladı ve sistemleşti. Tasavvufun sistemleşme serüvenine dâir şu değerlendirmeler yapılmaktadır: “Sûfîler taifesince tutulan yol, bir hidâyet ve hak tarik olmak üzere, öteden beri ümmetin selefleri ve büyükleri olan sahabe, tabiûn ve bunlardan sonra gelenler tarafından takip edilegelmişti. İbadet üzerinde önemle durmak, (masivadan alakayı kesip) tamamıyla Allah’a yönelmek, dünyanın alâyişinden ve ziynetinden yüz çevirmek, halk çoğunluğunun yöneldiği (maddî) lezzet, mal ve mevki hususunda zahid (ve isteksiz) olmak, halktan ayrılarak ibadet için halvete çekilmek bu yolun esasını teşkil etmekte idi. Sahabe ve selefte umumî olan hâl, bu idi. Zühd yolunu benimsemek, halktan ayrılmak (halvet) ve kendini ibadete vermek, söz konusu zümrenin özelliği hâline gelince, birtakım vecd hâllerini idrak etmek de onların hususiyeti hâline geldi... Yaptıkları bütün işlerin ve aştıkları makamların kökü, itaat ve ihlâstır. (Yani iman, ibadet ve ihlâsın sonucu ve meyvesi olmak üzere birtakım mânevî hâller ve vasıflar hâsıl olur.)” (İbn Haldun, 1983: II, 1123)

Tasavvuf İlminin Kapsamı ve Bölümleri

Kısa zamanda diğer İslâmî ilimler gibi konusu, metodu, önderleri, kitapları ve mektepleri olan, kısacası tam anlamıyla bir disiplin hâline gelen tasavvuf, pratik (amel) ve teorik (ilim) olmak üzere iki temel bölüme ayrılır. Ancak bu iki bölüm iç içe girmiş bir birlik arz eder. Tasavvufun pratiği ilimsiz, ilmi de amelsiz olmaz ve elde edilemez. Aslında ilmin kendisi amel etmeye işaret eder, ilim ve amel birbirini gerektirir. (Münavî, 1972, II, 134)
Asıl olan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı tarafından yaşanan ve üzerinde durulması gereken amelî kısımdır. Teorik kısmın kaynağı da ikincisidir; zîrâ amel olmadan marifet olmaz. Amel ve marifetin beraberliği ise ahlak-ı haseneyi netice verir. Bu da peygamberlik müessesesinin temel gayesidir: Onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben mekarim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” (İbn Hanbel, 1983: II, 381) buyurmuştur.
Tasavvufun amelî yönü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onların yoluna en güzel şekilde uyan tabiin nesli tarafından yaşanmış ve aktarılmış; daha sonrakiler tarafından İslâm’ın ruh ve mana boyutu adıyla anılmış, tasavvuf tarihçileri tarafından da tasavvufun dayanağı ya da gerçek tasavvuf olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayış ve yaşama tarzını en güzel şekliyle yansıtan dönem, zühd dönemidir. Burada kastımız, dünyaya mesafeli duruş, ibadet derinliği, her türlü harama karşı vera’ ve takva titizliği ve evrad u ezkâr zenginliği anlamındaki zühttür.
Bu çerçevesiyle zühd şöyle izah edilebilir: “Dünyevî hazları terk edip, cismanî meyillere karşı koymak, ömür boyu âdeta bir perhiz hayatı yaşamak, davranışlarında takvâyı esas alarak, dünyanın, kendine ve insanın nefsine bakan yönlerine karşı da kararlı, müstağni ve müstenkif bulunmak… Bu da kısacası ebedî olan ukbâ saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etmek demektir.” (Gülen, 2001: I, 70)
İlk iki asırda, toplumun çoğunluğu tarafından ve tabii olarak yaşanan bu zühd hayatı, zamanla özel bir grubun yaşadığı bir hayat tarzı hâline geldi. 2/9. asrın sonundan itibaren, toplumun bir kısmında görülen dünyevîleşmenin zıddı istikametinde zühd hayatında mübalâğa edilmeye, dünyayı terk ve nefs riyâzeti bakımından ilk dönem zahidlerinin yaklaşımlarına kısmen ters düşen bir hayat yaşanmaya başlandı. Zîrâ Hicrî ikinci asrın sonuna kadarki âbid ve zâhidlerin zühdü daha çok mutedil ve münferitti. Marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlâka, kerametten çok istikâmete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Bu dönemde zühd hayatından maksat, ahlâkî olgunluğa erişmekti. Dönemin zâhidleri, içtimaî hayata katılıyor, maişetlerini temin için çalışıyor, güçleri yettiğince şeriatın ve dinin emirlerine riâyet ediyor ve bu emirleri canla başla muhafaza ediyor; gözü yaşlı, bağrı yanık tutumları ile çevresindeki insanlara ve bazen de idarecilere öğütler veriyor, zühd hayatını öngören âyet ve hadîsler üzerinde duruyorlardı. Ulaşmak istedikleri tek gaye, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını kazanmak ve O’nun gazabından kurtulmaktı. (Bkz: Özköse, 2002, 186)
Tasavvuf tarihi boyunca yapılan tariflere bakıldığında da ağırlıklı olarak yukarıda zikrettiğimiz konuların öne çıktığı görülmektedir. Meselâ yüzlerce tasavvuf tarifini gruplandırıp şu on başlık altında toplayanlar olmuştur: “Tasavvuf, 1. Zühttür, 2. Güzel ahlâktır, 3. Tasfiye yani kalb temizliğidir, 4. Tezkiye yani nefs ile mücahededir, 5. İstikamettir yani Kitap ve Sünnet’e sarılmaktır, 6. Allah’a tam teslimiyettir, 7. Rabbaniliktir, 8. İslâm’ın ruh hayatıdır, 9. Bir batın ilmidir, 10. Havassa ait ledün ilmidir.” (Yılmaz, 1994: 30)
Çıkışı ve gelişimi ile yapılan tarifleri göz önüne getirdiğimizde tasavvufun merkezî konularını, uygulama şeklini ve ana hedefini şu şekilde özetlemek mümkündür: Tasavvuf, inanmış ferdin ilme’l-yakîn seviyesinde bildiği imanî konulara ait bilgisini ayne’l-yakîn mertebesinden geçirerek neticede hakka’l-yakîn seviyesine ulaştırmak ister. Bunu gerçekleştirmek için dünya ile sadece ihtiyaç kadar ilgi kurmasını sağlar yani kıllet-i taam, kıllet-i menâm, kıllet-i kelam ve uzlet ani’l-enam sistemini uygular. Bu arada nafileler dâhil bütün ibadetleri adabına varıncaya kadar titizlikle ikame etmesini söyler. Geceler boyu yapacağı tefekkür, tevbe ve istiğfarlar, dökeceği gözyaşı, okuyacağı Kur’ân-ı Kerîm ve engin evrad u ezkâr da bu ibadet manzumesinden sayılır. Şer’i ahkâmı kılı kırk yararcasına yaşayıp takvâ ve vera’ seviyesine varacak bir helal-haram hassasiyeti, bu yolun olmazsa olmazlarındandır. Onun için ‘Tasavvuf ehlinin mezhebi ruhsat değil, azimettir.’ denilmiştir. Hattâ sadece kendi mezhebinin değil, diğer mezheplerin de görüşünü uygulayarak onların da nurundan istifade etme tavsiye edilmektedir. (Rabbanî, 1976: II, 36) Aynı zamanda mutasavvıf olan İmam Şa’ran’i’nin Mizanu’l-Kübra adlı eseri fıkhî konuları ve ihtilâfları azimet-ruhsat / teşdit - tahfif şeklinde ikili bir tasnife tabi tutmuş, böylece mutasavvıf kişiye yol göstererek azimete uymasına yardımcı olmuştur. (Şa’ranî, 1989) Şüphesiz bunları gerçekleştirmek için sıkı bir riyazet ve seyr u sülûk pratiğine ihtiyaç olacaktır. Bunların hepsinin meyvesi de Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabında tahakkuk eden ahlak-ı hasenedir. Böylece mutasavvıf Allah-insan-varlık arasındaki münasebeti, en uygun şekliyle kurarak insan-ı kâmil olur ve Cennet’te yaşamaya layık bir kıvam kazanır. Bu makama yükselen ve İlâhî cezbenin çekim alanına giren müridin öncelikle Allah’a (celle celâluhu), sonra da başta O’nun habibi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün varlığa sevgi, muhabbet ve aşk nazarıyla bakması ve bazen bu aşkını sema, şiir, musiki vb. şekillerde ortaya koyması elbette kaçınılmazdır. Bu uygulamalar sırasında Kur’ân’ın çok katmanlı mânâları, varlığın hakikati ve yaradılış sebebi, insanın diğer varlıklar arasındaki yüce mertebesi ve mânevî yapısı vb. konular hakkında kalbine hutur edecek ilhamlar ve keşifler olabilir. Ama o çoğu zaman onu asıl işinden alıkoymasınlar diye bunlara iltifat etmez; sadece muhataplarına şekerleme nev’inden bazen bunların cüzî bir kısmını işaret şeklinde dile getirir veya hâliyle hissettirir.
Evet, tasavvufun hedefi, ana konusu ve metodu çok kısa olarak bu şekilde özetlenebilir.
Ancak maalesef daha sonra bu anlayış ve hayat tarzının merkeziyeti zedelendi. Yani her ne kadar tasavvuf ehli bu yolun amel, takva, rıza, sabır, istiğna, ihlas, riyâzat, tebettül, hüzün, tevekkül, vera’, muhabbet, Cehennem korkusu, hayâ, seha, şecaat, af, müsamaha, kanaat, huşu, Hakk’a iltica, mücahede, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, evrad u ezkâr… üzerine bina edildiğini, işin özünün bunlardan oluştuğunu, yapılan bütün izah ve gayretlerin bunları anlayıp gerçekleştirmeye matuf olduğunu dile getirmiş ve yazmışlarsa da maalesef bahsi geçen konular gereken ilgiyi görmez oldu. Bunların yerine tasavvuf ehlinin varlık ve bilgi anlayışları ile insan yetiştirme metotlarını konu edinen vahdet-i vücûd, ricalu’l-gayb, rabıta, zikir şekli, sema, keşf, keramet, rüya, ilham… gibi hususlar üzerinde fikir beyan etmek merkeze alındı. Son zamanlarda özellikle akademik çevreler ve tasavvufa ilgi duyan gayrimüslimler ise daha çok vahdet-i vücûd ve tasavvufun ılımlı ve faklı bir İslâm anlayışı olduğu iddiası üzerinde durmakta ve bunu öne çıkarmaktadırlar. Vahdet-i vücûd vb. konular yüzyıllardır tartışıldığı için onları ilgili eserlere havale edip daha güncel olan son konuya bir nebze değinmek istiyoruz.

Tasavvuf ve Ilımlı İslâm Yorumu

Şu soruyu sormak ve açık yüreklilikle tahlil edip cevaplamak gerekir: Gerçekten tasavvuf İslâm’ın daha ılımlı, daha hoşgörülü ve daha insancıl bir yorumu mudur? Kanaatime göre bu soruda tartışılacak birden fazla nokta bulunmaktadır.
Tasavvuf genel olarak İslâm’ın bir yorumu olmadığı gibi, farklı bir yorumu hiç değildir. Zîrâ tasavvuf Kur’ân ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’inde var olan, tefsir ve hadîs şerhlerinde tespiti ve izahı yapılan, fıkıh kitaplarında sıhhat şartları ve işleyişi açıklanan İslâm’ı, halkın genelinden daha derin, daha dikkatli, daha ağır, daha titiz… yaşamak demektir. Bu titizliği azami takva, azami vera, azami zühd, azami nafile ibadet ve evrad u ezkarla da perçinlemektir. Öyle ki bu yolda gidenler kolaylaştırıcı fetvalardan alabildiğine kaçınarak azimet mezhebini seçmişlerdir. Sünnet’e bağlılıkları dillere destan olduğu gibi bid’atla savaşları da meşhurdur. Meselâ en meşhurlarından olan İmam Rabbani kendi misyonunu bid’ata karşı çıkıp Sünnet’i ihya etmek olarak tesbit etmiştir. Harama karşı titizlikleri sadece şüpheli şeylerden kaçınmak değil, mubahların da birçoğunu terk etmek şeklindedir. Nitekim, bu hassasiyetinden ötürü ilk tasavvuf yazarlarından el-Muhasibî, babası Mü’tezilî görüşlere sahiptir diye geriye bıraktığı mirasa el sürmemiştir. Haram veya şüpheli şeyler sadece yeme içmeden ibaret olmayıp; bilindiği gibi kadın erkek münasebetlerinden, yöneticiliğe varıncaya kadar hayatın hemen her alanında dikkat edilmesi gereken sınırlar bulunmaktadır ve tasavvuf ehli bunlara titizlikle uyar.
Öyle ise tasavvuf ehline ve tasavvufî bakış açısına İslâm’ın farklı bir yorumu demek yanlış olduğu gibi onu “şer’i ahkâmın sınırlarını tanımayan veya aşan” mânâsında hoşgörülü veya Hümanist görmek de yanlıştır. İnsanı hattâ bütün yaratılmışları Yaratan’dan dolayı sevmek, değer vermek, merhametle yaklaşmak, sadece tasavvuf ehline ait bir ayrıcalık değildir; her mümin hattâ her insan böyle davranmalıdır ve bazılarına göre en katı prensipleri vazeden fıkıh da, fıkıhçı da konuya böyle yaklaşır. Elbette suç işleyen kişiyi cezalandırmak gerekir ve fıkıh bunun prensiplerini belirler. Ama suç işlediği hâlde bir insana hangi tasavvuf ehli ceza verilmesine karşı çıkabilir? Zîrâ bunu yapmak Kur’ân’ın prensiplerini açıkça çiğnemek mânâsına geldiği gibi sosyal düzeni bozmak ve anarşiye davetiye çıkarmak demektir. Onun için de her mutasavvıf, diğer müminler gibi dört fıkıh mezhebinden birine bağlıdır ve adabına varıncaya kadar her prensibi titizlikle uygular. Hattâ Ehl-i Sünnet çizgisinden taviz veren kişi ve tarikatları İslâm dışı sayar. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi halkın taklit seviyesinde inanıp uyguladığı prensipleri, âdeta hissedercesine inanıp yaşamak için, zorlu seyr u sülûk yollarını aşar; böylece çok üstün bir ahlak seviyesini yakalamaya çalışır.

Netice

Dinin üç cephesinden ikisini oluşturan fıkıh ve kelâmda olduğu gibi, üçüncü cephesi ruh ve mânâ boyutunu oluşturan tasavvufta da dağınıklık ve tahriften korunabilmek için, ilk dönemden bu yana üzerinde ittifak edilen hususlar tekrar merkeze alınarak bir anlayış ve hayat tarzı geliştirilmeli ve sahip çıkılmalıdır. Aksi takdirde günümüzde bazı misalleri görüldüğü gibi, bir taraftan İslâm’la bağdaşmayan ve dinle ilişkisi olmayan, amel ve ibadet kavramının unutulduğu, bir tür Yunan Hümanizm’ine benzeyen davranış biçimleri, Tevhit izahları, sözüm ona zikir uygulamaları/törenleri, eklektik din anlayışları vs. ortaya çıkacak; diğer taraftan bazen roman şeklinde ve kişisel gelişim uslub ve edasıyla, bazen içi doldurulamayan modern psikoloji kavramları ya da içi boşaltılmış tasavvuf terimleriyle dile getirilen ruh ve mana âlemine ait konular, maalesef insan hayatında ciddi bir mânâ ve tesir bırakmadan tüketilecek, kanıksanacak ve bu noktada da İslâm’ın ruh bütünlüğü ve insicamı bozulacak, tanınmaz hâle gelecek ve tahriflere kapı açılacaktır.

Kaynaklar

1. Aydın, M. (1986) İslâm’a Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 3, ss.1-2, İzmir.
2.  Zühd, 
3. Hanbel, A. (1983), Müsned, II, 381, Beyrut.
4. İbn Hâldun, (1983), Mukaddime, II, 1123, İstanbul.
5. Münavî, A. (1972), Feyzu’l- Kadir, II, 134, Beyrut.
6. Özköse, K. (2002), Zühd ve Sûfîlerin Zühde Yükledikleri Anlam, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. VI, s. I, ss. 186. Rabbanî, İ. (1976), Mektûbât, 22. Mektup, c. 2, s. 34. İstanbul.
7. Şa’ranî, A. (1989) el-Mizanu’l-Kübra, Beyrut.
8. Yılmaz, H.K. (1994), Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 30, İstanbul.

Klasik Modernizmde Kuran’a Yaklaşımlar






Klasik modernizmde Kuran’a yaklaşımlar, Doç Dr İsmail Albayrak, Ensar Yayınları, 1.baskısı Mayıs 2004’te yapılmış, toplam 266 sayfa, Kitap 5 bölümden müteşekkil, müellif Avustralya’da çalışma hayatına devam etmektedir.

I.Bölüm: Modernizm ve Klasik Modernizmde Kuran Okumaları:
Yazar bu bölümde, modernizmin kısa bir tanımını yaptıktan sonra tarihi serüveninden bahsetmektedir. Bunun yanında, yazar, Batı dünyasında Rönesans, Aydınlanma çağı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yaklaşımlara da dikkat çekerek bu yaklaşımların İslam dünyasında nasıl yankı bulduğuna cevaplar ortaya koymaktadır.
a) Modernizm
Modernizmin tanımıyla mevzua giriş yapan yazar, onu şu şekilde tanımlamaktadır: Modernizm, Batı uygarlığının aydınlanma çağıyla gelen zihinsel dönüşümünün ortaya çıkardığı ideoloji ve yaşam biçimidir. Yazara göre, modernizminhümanizm, sekülarizm ve demokrasi olmak üzere üç temel saç ayağı vardır. Modernizm, insanı hakikatin tek ölçüsü kabul etmiş, dünya görüşü içinde vahiy fonksiyonunu görmezlikten gelmiş, insan aklının Tanrı’dan ve kutsal kitaplardan bağımsızlığına inanmış ve beşerin kurtuluşunu dinde değil, bilimde görmüş bir dünya görüşüdür. Modernizmi başka türlü tanımlamak gerekirse, ona, kendini sürekli eski karşıtlığına kilitlemiş bir düşünce sistemi şeklinde ifade edebiliriz.
Modernizmin Batı dünyasında moda olduğu yıllarda, Batı aydınlarından Baron d’Holbach gibileri “dinin tamamen içtimai hayattan çıkması gerektiğine” inanmış, Voltaire gibileri de “dinin sosyal düzeni sağlamaktaki faydalarından istifade edilebileceğini, dolayısıyla dine göz yumulması gerektiğine” inanmışlardır. Bu vb düşüncelerden, Batı aydının aydınlanma çağında dine bakış açılarını rahatlıkla görebiliriz. Modernizm yüzünden insanoğlu alacağı şeyleri test ederek kabullenmiş bu da pozitivizmin metafizik karşısında hâkim duruma gelmesine sebep olmuştur.
Aydınlanmayla birlikte Batı, bir taraftan sanayi devrimini gerçekleştirerek bu yolla ekonomik refaha ulaşmış, bir diğer taraftan da siyasi alanda demokrasisini güçlendirmiştir. Modernizm ile birlikte Batı’da, iktidarın kaynağının Tanrı’dan değil, bilakis halktan geldiği fikri modern devletlerin tek idare şekli haline gelmiştir. Modernizmi kabullenen Batı dünyası emperyalizm ve koloni faaliyetleri ile bütün dünya üzerinde hâkimiyet kurmuş ve bu durum onlarda ‘Batı’nın dünyanın merkezinde olduğu fikrini’ kuvvetlendirmiştir. Öyle ki, A. Comte gibi bazı Batılı düşünürler, her toplumun teolojik, metafizik ve pozitif dönemlerden geçmesi gerektiği fikrini diğer toplumlara kabullendirmeye çalışmışlardır.
Bilim ve teknolojinin imkânlarından da maksimum seviyede istifade eden Batı toplumunda, enaniyet zirveye çıkmış ve insanlar kendilerini adeta Tanrı gibi görmeye başlamışlardır. Merkezileşmiş devlet gücünü ve bürokrasi kuvvetini de arkasına alan Batı devletleri, diğer devletleri sömürerek tabiata müdahale etme hakkının kendisininmiş gibi hareket etmiştir. Birçok insan modernizmi eleştirerek, onun beşeriyetin bütün ihtiyaçlarını karşılayamamanın yanında dünyayı insan merkezli bir meta haline getirdiğini belirtmişlerdir. Modernizm kanalıyla dünyaya bakan Batı dünyası, kendi içinde birtakım çıkmazlara girmiştir.

Fiziki ilimlerde elde edilen başarının sosyal ilimlerde de aynı yöntemlerle elde edilmeye çalışılması sonucunda toplum mühendisliğine gidilmiş, öteki denilenler Batı ölçüleriyle değerlendirilmiş ve neticede bunlar kötü neticelerin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Ayrıca Batı dünyasının sebep olduğu iki dünya savaşı ile 1929’da serbest piyasa uygulaması sebebiyle bütün dünyada ekonomik buhranlar oluşmuştur. Bu sebeple aklı eren insanlar modernizmi tenkit etmişlerdir.

b) Modernizmin İslam Dünyasındaki Yansımaları:
Yazar bu bölümde, aydınlanmanın temeli olan eğitim, basın ve ekonomi yoluyla bütün İslam coğrafyasının nasıl kendi mana köklerinden uzaklaştırıldığından bahsetmektedir. Aydınlanma çağıyla birlikte dünyada hâkim unsur haline gelen modern Batı, bir yandan ekonomik gücüyle diğer dünya ülkelerine kendi kültürünü idhal ederken, diğer yandan da, açmış olduğu okullarla o ülkelerin entelektüellerini yetiştirmiştir. Bu bölgelerin başında şüphesiz İslam dünyası geliyordu. İslam dünyası derken özel mananda Osmanlı Devleti, genel manada bütün Müslüman coğrafya geliyordu.
İngilizlerin Hint yarımadasında kurdukları Doğu Hindistan şirketi bu ülkenin yer altı ve yerüstü kaynaklarını istimar ederek çok zenginleşmiş, aynı zamanda bu kaynaklarla Hindistan’daki misyoner faaliyetlerini deruhte etmiştir. İngilizcenin Hindistan’da devlet dairelerinde resmi dil olarak kabulünü sağlayan bu lobi faaliyetleri, aynı zamanda kendi düşüncelerine tercüman olabilecek entelektüelleri yetiştirmiştir. Bütün bu olanlardan sonra, Hindistan’da Müslümanlar zayıflamış ve ülkelerinin yeni yapılanmasında aktif vazifeler ifa edememişlerdir.
Müellif devam ederek şöyle demektedir: Diğer Müslüman coğrafyada da durum farklı değildir. Batılılar özellikle Orta Doğu’da Hıristiyan Arapları kullanmıştır. Lübnan’da Marunî kolejleri açılmıştır. Ayrıca çok sayıda Arap Hıristiyan Paris ve Roma’da misyoner okullarında yetiştirilmiştir. Genel olarak baktığımız zaman Müslüman ülkelerde toplumun yönlendirilmesinde büyük bir rolü olan basın sektörünün kahiri ekseriyetle gayri Müslim azınlıklar tarafından tutulduğu görülmüştür. Mesela İran’da Rusya’dan gelen ihtilalci gazetecilerin halkı ciddi anlamda yönlendirdikleri görülmüştür.

Devleti Aliye’ye baktığımız zaman durum çok da farklı değildir. Osmanlı Devletindeki ikinci önemli gazete olan Ceride-i Havadis’in de çıkartılmasında William Churchill’in büyük desteği olmuş, yine Tercüman-ı Ahval’i de Batı ülkelerinde yetişmiş veya Devleti Aliye’ye karşı yetiştirilmiş bazı Osmanlı entelektüeli çıkartmıştır. 19.yüzyılda ortaya çıkan Baas partisinin kurucusu Michael Eflak de Arap milliyetçiliğini savunmuştur. İran’da da yine bazı Batı ülkelerinde yetişen entelektüeller devletlerinin tekrar Kisra temeline dönme arzusu peşinde koşmuşlardır.
Yazar daha sonra, mağlup milletlerin galip devletlerden etkilenmesinden bahsederek konuya devam etmektedir. Yazara göre, III. Selim İsveç, Fransız, İngiliz ve Macar mühendisleri savunma ve askeri sanayide istihdam etmiş, Kavalalı Mehmed Ali Paşa da Mısır’da İtalyan mühendislerine devlet işlerini vermiştir. Tunus’ta da durum çok farklı değildir. İslam ülkelerinin Batı’nın müstemlekeci ülkelerinden etkilendiği fikrini devam ettiren müellif, Müslüman ülkelerdeki modernleşme hareketlerinin bir tür dini hareketler olarak ortaya çıktığını ve öyle de devam ettiğini ifade etmektedir.

İslam dünyasında modernleşme veya ıslahatçı hareketler dini yorumlamanın bir parçası olmuştur. Osmanlı’da bazı ulema modernleşme faaliyetlerine destek vermiştir. Ulema aynı zamanda, yenileşme yanında yer almadığında “uzağı göremiyorlar” şeklinde eleştirilmiş, yenileşme hareketlerine destek vermediklerinde de “yenileşme karşıtı” şeklinde tenkit edilmişlerdir.

Batı’da yetişen entelektüeller (Elitler), kendi vatanlarına döndüklerinde içtimai hayatta daha fazla yer almaya başlamış ve ıslahat hareketlerinin temelde iki şekilde ele alınmasını istemişlerdir. Bunlardan birinci görüşü savunanlar ıslahatın temel dini disiplinlerin ele alınarak İslam’ın içerisinden modernizasyonunu hedeflerken, ikinci görüşü savunanlar ise tıpkı Avrupa’da olduğu gibi laik ve milliyetçi duyguların ön planda olduğu bir modernizasyonu savunmuşlardır. Entelektüelimizin kayıp seneleri diyebileceğimiz bu yıllarda, neticede, birçok İslam’a ait anahtar terimler semantik bir değişime uğramıştır. Mesela 1826-36 yılları arasında Paris’te yaşayan Mısırlı âlim Rifaa Tahtavi’nin fıkıh usulünü Batı’daki medeniyet kanunlarının dayandığı akılcı kurallarla izah etmesi ve İslam’daki din sevgisini Batılıların devlet sevgilerine müsavi ele alışı mevzuu anlama sadedinde münevverimizin içine düştüğü durumu göstermektedir.

Temel konularda bile Batı’ya mümâşat eden münevverimiz, bununla da kalmamış ve meseleyi daha da öteye götürerek İslam dünyasında hâkim olan İslam dinini tartışmaya başlamıştır. Bu tartışmalar da beraberinde İslam’a atfedilen kurum ve kuralların sarsılmasına ve değişikliğe maruz kalmasına sebep olmuştur. Batı’da yetişen veya Batı’dan etkilenen mütefekkirimizin Kuran okumalarında ve Kuran’ı anlamalarında geçmiş müktesebatlarının tesirleri vardır. Yazar bunları modern Kuran okumaları başlığı altında şu şekilde sıralamaktadır:
1) Modern Kuran okumaları Kuran merkezlidir. Bu görüşün temsilcileri muhtelif İslami ilimlerle meşgul olan ilim dünyamızın kendi iştigallerinden Kuranla iştigale fırsat bulamadıklarını savunmaktadırlar. Onlara göre, Kuran, harici bir kaynağa ihtiyaç duyulmadan rahatlıkla anlaşılabilecek ilahi bir eserdir.
2) Bu düşüncenin temsilcileri arasında hadise karşı şüpheci bir bakış açısı vardır. Onlar bazı hadislerin isnad sisteminde yetersizlik olduğunu bazılarının da telifi güç rivayetleri ihtiva ettiğini ifade etmişlerdir.
3) Modern Kuran okuma görüşünü savunanlar mezhepleri ve icmayı kabul etmezler. Eserlerinde bidat ve taklit karşıtlığı hâkimdir.
4) Ulumü’l-Kuran ve Usul-ü Tefsir gibi ilimlerin Kuran’ı anlamada yetersiz kaldığı görüşü üzerinde dururlar.
5) Kuran’da neshin mevcudiyetini kabul etmezler.
6) Hadislere bakış açılarında ihtiyat olduğundan, Kuran’ı anlamak için sebeb-i nüzul ihtiva eden rivayetlere çok önem verirler.
7) Klasik tefsir usulünde önemli yer tutan fakat kâfi derecede üzerinde durulmayan münasebet konusuna çok önem verirler. Sayfa: 34. Bu konuda modern Kuran okunuşunu savunanlar, klasik tefsircilerin parçacılık anlayışına karşı, süre ve ayet gruplarına bir grup olarak bakmışlar ve Kuran’daki bazı nükteleri görebilmişlerdir.
8) Modern okuyucular İsrailiyata karşı tepkilidirler. Bunda da, bazı modern Kuran okuyucularının İbranice ve Süryanice gibi dilleri bilmesi önemli bir faktördür.
9) Kuran’ın lâfzî icazına önem vermeden ziyade, sunduğu hidayet mesajına önem verirler.
10) Kuran’ı tefsir ederken modern bilimin sunduğu imkânlara ve akla dayandırma söz konusudur. Bu görüşü savunanlardan bazıları “Kuranın fizik ve matematikle ilgili sayısız pasajlar ihtiva ettiğini hatta Kuran’da eski felsefi düşüncelerin tatmin edici bir şekilde tartışıldığı” gibi kompleks ifade eden düşüncelere bile sahip olabilmişlerdir. Onlara göre, eğer bilimsel sonuçlarla Kuran çatışırsa, bu, ya bilimin sunduğu neticeleri yanlış anlamadan ya da bilimle tamamen ispatlanamamış düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Netice itibariyle, Kuran’ı anlamada bilim düşünceleriyle kendilerini fazlasıyla zorlamışlardır.
II. Bölüm: Seyyid Ahmed Han’ın Kuran ve Tefsirle İlgili Genel Yaklaşımları:
Müellif, Seyyid Ahmed Han’ın tefsire müteallik fikirlerine geçmeden önce, Hindistan’a İslam’ın girişi hakkında bazı bilgiler vermektedir. Hindistan İslam tarihinde ister jeopolitik cihetiyle olsun, ister kadim bir medeniyete sahip olması yönüyle olsun önemli bir yer tutmaktadır. Hindistan ile ilgilenmeler Hz Osman ve Hz Ali döneminde başladığı fakat ilk seferin Velid zamanında yapıldığı bilinmektedir. Daha sonraki yıllarda, bölgede bir Türk devleti olan Gazneliler hâkim olmuştur. Gazneliler’den sonra Ekber Şah bu yarımadaya hâkim olmuş ve eklektik bir din anlayışını Hindistan’a getirmeye çalışmıştır. Ekber Şah’tan sonra yerine oğlu Cihangir Şah geçmiştir.

Bu yıllardan sonra, bu ülkedeki Müslüman egemenliği her geçen gün biraz daha zayıflamaya başlamıştır. 31 Ekim 1601’de, bölgeye Doğu Hindistan Şirketi ile giren İngilizler uzun zaman bölgenin kaderinde rol oynamışlardır. Koloni faaliyetleriyle maddi yönden son derece güçlenen İngilizler, aynı zamanda fakir bölgelerden kendi seçtikleri istidatlı çocukları da okutarak gelecekteki gönüllü kültür ateşelerini yetiştirmişlerdir. İngilizlerin açtıkları okullara bölge Müslümanları çok fazla itibar etmemiştir. 1835-70 yılları arasında yapılan bir istatistiğe göre Müslümanların Hindulara oranı 1/70 idi. Yani devlet müesseselerindeki Hindu hâkimiyeti bu kadar aşikârdı.
a) Seyyid Ahmed Han’ın Hayatı:
19.asırda Hindistan’da yetişen ve modernizmin önemli temsilcilerinden olanlardan birisi de Seyyid Ahmed Handır. Kendisi hakkında müspet ve menfi olarak birçok şey söylenmiştir. O, kimilerine göre bir müceddid, müçtehid, Hint kıtasının maküs tarihini değiştirebilecek bir lider, kimilerine göre ise, Sünni İslam’ın düşmanı, Vehhabi, Neo-Mutezile, Materyalist, Deccal ve hatta bir ateisttir. Ahmed Han, 17 Ekim 1817’de Delhi’de doğmuştur. Babası Seyyid Muhammed Handır. Neseben Hz Hüseyin yoluyla Efendimize dayanması sebebiyle kendisine seyyid denilmiştir.

Klasik dersleri annesinden almış olan Seyyid Ahmed Han, daha sonra da dayısından aldığı geometri ve edebiyat dersleriyle tedrisatına devam etmiştir. Mesleki hayatına amcasının yanında stajyer hâkimlikle başlayan Ahmed Han, daha sonra Bicnor’a yüksek hâkim olarak atanır ve ömrünün sonuna kadar bu vazifeyi ifa eder.
Müellif Ahmed Han’ın ömrünü dört ana bölüme ayırmaktadır. Telif hayatının ilk yıllarında daha ziyade klasik çerçevede eserler vermiştir. Bunlar arasında Delhi’nin abide ve tarihi eserlerini anlatan Asâr-ı Sanâdid’i ve Hindistan’da Timur’dan Zafer Şah’a kadar sultanlık yapanların isimlerini ihtiva eden Câm-i Cem‘ini misal olarak verebiliriz. Ayrıca o, Efendimizin hayatını ve mucizelerini anlatan Cilalü’l Kulüb bi-Zikri’l-Mahbub isimli bir eser de telif etmiştir. Seyyid Ahmed Han aynı zamanda matematik ve kozmoloji alanında da çeviriler yaparak bu alanlara olan iştiyakını da ortaya koymuştur. Hindistan’daki Müslümanların durumlarından son derece rahatsız olan Seyyid Ahmed, İbni Teymiye ve Şah Veliyyullah’tan tevarüs ettiği tecdid ve ıslah hareketlerine de değinerek Râh-ı Sünnet ve Redd-i Bidat isimli eserini yazmıştır.

Bu eserinde üzerinde vurgu yaptığı temel konu, Müslümanların kelam anlayışlarını yeniden gözden geçirmelerinin lüzumu olmuştur. Ahmed Han’ın üzerinde durduğu ikinci konu ise, Müslümanların taklitten kurtulup içtihad müessesesini işler hale getirmelerinin gerekliliği olmuştur. Ahmed Han klasik İslam âlimlerinin görüşlerini sorgusuz sualsiz kabul etmenin kör bir taklit olduğunu, içtihad müessesesinin işletilmesinin de Müslümanların en temel hakları olduğunu dile getirmiştir. Ahmed Han’a göre, Müslüman toplumlarda gelenek ve sosyal alışkanlıklar iç içedir ve bu da ancak Protestan reformistlerin yaptığı gibi bazı dini sorunların tartışılmasıyla giderilebilir.

Ahmed Han bu sorunların devrin müçtehitlerinin içtihatlarıyla giderilebileceğini söylemiştir. Çözüm tekliflerine devam eden Ahmed Han, başka bir yol adına da, İslami düşüncenin Batı’daki ilmi gelişmelerle arasını telif etmesi gerektiğini ifade etmiştir.
İslami düşüncenin Batı medeniyeti ile telif edilmesi gerektiğine inanan Ahmed Han, Müslümanların Hindistan’daki gelecekleri adına İngilizlerin yanında yer almaları gerektiğine inanmış ve bu istikamette hareket etmiştir. 1857 Mayısında Hint yarımadasındaki Müslümanlar ve Hindular İngilizlere karşı ayaklanmış ve Delhi’yi 1857 Eylül’üne kadar istirdat etmişlerdir. Bu istirdat sırasında bazı İngiliz askerlerinin hayatlarını kurtarmış ve bu tutumuyla da kendisini Hint Nişanı (Star of İndia) verilmiştir. Yazara göre, Seyyid Ahmed Han Hindistan'daki İngiliz idaresini dünyanın hiç görmediği bir fenomen olarak tasvir etmiştir.
Ahmed Han’ın bir sonraki dönemini politik sadakat olarak ele alan yazar, onu anlatmaya şöyle devam etmektedir. 1859-70 yılları arasında İngilizlerin gönlünü almaya çalışan Ahmed Han, görevi icabı Hint Müslümanlarının eğitim ve içtimai hayattaki birtakım müşkülleriyle de hem dem olmuştur. Yazarın İngilizlere politik sadakat dönemi dediği bu dönemde, Seyyid Ahmed Han’ın Kuran tefsirlerinden önce İncil tefsirleri yazdığından bahsetmektedir.

Yazara göre, Ahmed Han Hindistan’daki misyoner faaliyetlerinin önüne geçme adına yapılacak ilk iş olarak ehl-i kitap kaynaklarının incelenmesi gerektiğine inanıyordu. Bu düşüncesini gerçekleştirme adına da, Ahmed Han, İncilleri Kuranî terminolojiyle tefsir ediyor ve hadis tenkidinde kullanan yöntemleri kullanıyordu. Seyyid Ahmed Han birkaç metin dışında bugünkü Hıristiyan âleminin kutsal kabul ettiği İncillerin orijinal olduğunu kabulleniyor ve böyle düşünmesinin temelinde de mevcut İncillerin ve Tevrat’ın Kuran’ın hak ve son kitap olduğuna birer delil ve şahit oldukları fikri yatıyordu. O, Kitab-ı Mukaddes’in vahiy olduğuna inanıyor fakat Kuran’ın onlara ilaveten lafızlarının da vahiy mahsulü olduğunu ifade ediyordu.
Müellife göre, Seyyid Ahmed Han, Kitab-ı Mukaddes’in ilk Müslüman müfessiri olduğundan Kitab-ı Mukaddes çerçevesindeki birtakım sorulara cevap vermesi gerekmektedir. Bunların başında da teslis problemi gelmektedir. Özetle, Ahmed Han’a göre, teslis problemi tamamen İncillerin yanlış yorumlamasından kaynaklanmaktadır.

Ahmed Han Kitab-ı Mukaddes’in yanlış yorumlandığını iddia etmesi sebebiyle Hıristiyan âlemini, bunun yanında İslam’daki klasik tahrif anlayışını da reddetmesiyle dindaşları olan Müslümanları tatmin edememiştir. Yazara göre, Ahmed Han’ın böyle bir mülahazaya sahip olmasının temelinde, Hıristiyanlığı ve İslamiyeti ateizme karşı koruma gayreti gelmektedir.
Kompleks hayatına devam eden Ahmed Han, 1859 yılında 42 yaşındayken hanımını kaybetmiş ve aynı yıl 17 ay süren İngiltere seyahatine iki oğluyla beraber çıkmıştır. Hizmetine ciddi anlamda ihtimam gösterilen Ahmed Han için bu gezi ve sonrası, artık onun hayatının üçüncü dönemini oluşturmaktadır. Bu dönemden sonra artık o, İngilizlerin sadık bir bendesi olmuş ve her türlü Pan-İslamist mülahazalara karşı çıkmış ve politik hayatta İngilizlere bağlılığın bir realite olduğuna inanmıştır.

Hilafet konusundaki mülahazaları ise yine Pan-İslamist hakkındaki düşüncesine paralellik arz etmektedir. Ona göre, Hilafet müessesesi Efendimizin akabinden gelen Hulafa-i Raşidin ile bitmiştir. Dolayısıyla, II. Abdülhamid sadece kendi ülkesine, Osmanlı Devletine hükmedebilir. Bu düşünce ise, ne Hindistan Müslümanlarına, ne oradaki Hindulara ne de Devleti Aliye’ye yaramıştır, sadece İngiliz politikalarına hizmet etmiştir.

1886-98 yılları arasında Hint kıtasındaki Müslümanların eğitim problemleriyle meşgul olmuş, farklı organizasyonlar tertip ederek Müslümanların ilmi faaliyetlere katılmasına zemin hazırlamaya çalışmıştır. Bir ara Hindularla beraber İngiliz idaresine başkaldıran Müslümanların yanlış yaptığını her yerde vurgulamış ve bunun neticesinde İngiliz Devletinden başka bir sadakat nişanesi almıştır. O bütün bunları Müslümanların eğitimi için İngilizlerle iyi geçinmenin şart olduğuna inandığı için yapmıştır. 

Firakınla daidar oldu ömr-ü sermayem ya Rasulallah


Nefsim satmışım dünyaya masiyetimde yok sermayem ya Rasulallah
Hak kapısında sicilim bozulmuş aranan bir gedayım ya Rasulallah
Senin aziz dostların nur saçarken ben sokaklarda divaneyim ya Rasulallah. 
Mubarek adını anacak dilim dahi yok, ne olur halim Ya Rasulallah?
Sana dilbeste aşıklar gece-gündüz methiyeler yazarken Ya Rasulallah
Bu geda ne yapsın kararmış kalbiyle buralarda Ya Rasulallah?

Sufizmin Avrupalılar Üzerindeki Etkileri ve İslam

İspanya'da çok sayıda Kuzey Afrikalı göçmen olduğu bilinir de, Sufizmi seçen İspanyollar az duyulmuştur. 100 yaşını aşkın zeytin ağ...