Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılıp, melekî vasıflar ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır.
Tasavvuf İslâm dini içerisinde doğdu, onun temel dayanakları olan Kur’ân, Hadîs ve Sahabe hayatını kaynak olarak kullandı ve zamanla diğer İslâmî ilimler gibi ciddi bir gelişim gösterdi. En müstakim hâliyle tasavvuf, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onları takip eden tabiin nesli tarafından yaşandı ve aktarıldı; daha sonrakiler tarafından bu hayat tarzı zühd veya gerçek tasavvuf adıyla anıldı.
İlk iki asırda cemiyet hâlinde, tabiî olarak yaşanan zühd hayatında, marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlâka, kerametten çok istikâmete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Zühd hayatından maksat, İslâm’ın ve Peygamberlik müessesinin de temel hedefi olan, ahlâkî olgunluğa erişmek ve bunu hayata taşımaktı.
Daha sonra gelişip sistemleşerek, tasavvuf ve tarikat adlarıyla merhaleler yaşayan bu anlayış ve hayat tarzında, ilk iki asırda var olan hususlar kısmen ve ismen muhafaza edilse bile, ikinci derecede değer verilir hâle geldi. Birinci sıraya ise, daha sonra gelişen tasavvufun nazariyatının sadece bir kısmı yerleştirildi ki, o da, vahdet-i vücûd, irfan, ricalu’l-gayb, insan-i kâmil, sema… gibi, bazı tasavvuf ehlinin varlık, bilgi ve seyr u sülûk konularındaki görüş ve uygulamalarıdır.
Yazımızda, bizce tasavvufun merkezî konularında bir eksen kayması gibi gözüken bu durumu değerlendirmeye çalışacağız. Konuya başlarken önce ‘bir ilim ve dini daha iyi yaşama tarz ve metodu olarak’ tasavvuftan bir nebze söz etmek istiyoruz.
Tasavvufun Ortaya Çıkışı ve Gelişimi
Bilindiği gibi İslâm’ın ilk dönemlerinde, özellikle Asr-ı Saadet’te ve tabiin döneminde, dinî ilimler bir bütün hâlinde idi; bütün gayret Kur’ân’ın anlaşılmasına odaklanmıştı. Nitekim ahkâm ve amele işaret eden âyetlerinden fıkıh (hukuk), iman ve itikada dâir âyetlerinden kelâm ve bir dereceye kadar felsefe, sosyal münasebetlerden söz eden âyetlerden ahlâk ve tasavvuf ve Kur’ân’ın en güzel yorumu olan sünnetin bir bütün olarak ortaya konması çabalarından da hadîs ilmi doğmuştur denilebilir. (Bkz: Aydın, 1986: 1)
Zamanla her ilim farklı branşlar hâlinde kendi mecrasında akmaya başladı ve sistemleşti. Tasavvufun sistemleşme serüvenine dâir şu değerlendirmeler yapılmaktadır: “Sûfîler taifesince tutulan yol, bir hidâyet ve hak tarik olmak üzere, öteden beri ümmetin selefleri ve büyükleri olan sahabe, tabiûn ve bunlardan sonra gelenler tarafından takip edilegelmişti. İbadet üzerinde önemle durmak, (masivadan alakayı kesip) tamamıyla Allah’a yönelmek, dünyanın alâyişinden ve ziynetinden yüz çevirmek, halk çoğunluğunun yöneldiği (maddî) lezzet, mal ve mevki hususunda zahid (ve isteksiz) olmak, halktan ayrılarak ibadet için halvete çekilmek bu yolun esasını teşkil etmekte idi. Sahabe ve selefte umumî olan hâl, bu idi. Zühd yolunu benimsemek, halktan ayrılmak (halvet) ve kendini ibadete vermek, söz konusu zümrenin özelliği hâline gelince, birtakım vecd hâllerini idrak etmek de onların hususiyeti hâline geldi... Yaptıkları bütün işlerin ve aştıkları makamların kökü, itaat ve ihlâstır. (Yani iman, ibadet ve ihlâsın sonucu ve meyvesi olmak üzere birtakım mânevî hâller ve vasıflar hâsıl olur.)” (İbn Haldun, 1983: II, 1123)
Tasavvuf İlminin Kapsamı ve Bölümleri
Kısa zamanda diğer İslâmî ilimler gibi konusu, metodu, önderleri, kitapları ve mektepleri olan, kısacası tam anlamıyla bir disiplin hâline gelen tasavvuf, pratik (amel) ve teorik (ilim) olmak üzere iki temel bölüme ayrılır. Ancak bu iki bölüm iç içe girmiş bir birlik arz eder. Tasavvufun pratiği ilimsiz, ilmi de amelsiz olmaz ve elde edilemez. Aslında ilmin kendisi amel etmeye işaret eder, ilim ve amel birbirini gerektirir. (Münavî, 1972, II, 134)
Asıl olan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı tarafından yaşanan ve üzerinde durulması gereken amelî kısımdır. Teorik kısmın kaynağı da ikincisidir; zîrâ amel olmadan marifet olmaz. Amel ve marifetin beraberliği ise ahlak-ı haseneyi netice verir. Bu da peygamberlik müessesesinin temel gayesidir: Onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben mekarim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” (İbn Hanbel, 1983: II, 381) buyurmuştur.
Tasavvufun amelî yönü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nu en güzel şekilde takip eden ashabı ve onların yoluna en güzel şekilde uyan tabiin nesli tarafından yaşanmış ve aktarılmış; daha sonrakiler tarafından İslâm’ın ruh ve mana boyutu adıyla anılmış, tasavvuf tarihçileri tarafından da tasavvufun dayanağı ya da gerçek tasavvuf olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayış ve yaşama tarzını en güzel şekliyle yansıtan dönem, zühd dönemidir. Burada kastımız, dünyaya mesafeli duruş, ibadet derinliği, her türlü harama karşı vera’ ve takva titizliği ve evrad u ezkâr zenginliği anlamındaki zühttür.
Bu çerçevesiyle zühd şöyle izah edilebilir: “Dünyevî hazları terk edip, cismanî meyillere karşı koymak, ömür boyu âdeta bir perhiz hayatı yaşamak, davranışlarında takvâyı esas alarak, dünyanın, kendine ve insanın nefsine bakan yönlerine karşı da kararlı, müstağni ve müstenkif bulunmak… Bu da kısacası ebedî olan ukbâ saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etmek demektir.” (Gülen, 2001: I, 70)
İlk iki asırda, toplumun çoğunluğu tarafından ve tabii olarak yaşanan bu zühd hayatı, zamanla özel bir grubun yaşadığı bir hayat tarzı hâline geldi. 2/9. asrın sonundan itibaren, toplumun bir kısmında görülen dünyevîleşmenin zıddı istikametinde zühd hayatında mübalâğa edilmeye, dünyayı terk ve nefs riyâzeti bakımından ilk dönem zahidlerinin yaklaşımlarına kısmen ters düşen bir hayat yaşanmaya başlandı. Zîrâ Hicrî ikinci asrın sonuna kadarki âbid ve zâhidlerin zühdü daha çok mutedil ve münferitti. Marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlâka, kerametten çok istikâmete, kısaca, nazariyeden fazla uygulamaya önem verilmekteydi. Bu dönemde zühd hayatından maksat, ahlâkî olgunluğa erişmekti. Dönemin zâhidleri, içtimaî hayata katılıyor, maişetlerini temin için çalışıyor, güçleri yettiğince şeriatın ve dinin emirlerine riâyet ediyor ve bu emirleri canla başla muhafaza ediyor; gözü yaşlı, bağrı yanık tutumları ile çevresindeki insanlara ve bazen de idarecilere öğütler veriyor, zühd hayatını öngören âyet ve hadîsler üzerinde duruyorlardı. Ulaşmak istedikleri tek gaye, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını kazanmak ve O’nun gazabından kurtulmaktı. (Bkz: Özköse, 2002, 186)
Tasavvuf tarihi boyunca yapılan tariflere bakıldığında da ağırlıklı olarak yukarıda zikrettiğimiz konuların öne çıktığı görülmektedir. Meselâ yüzlerce tasavvuf tarifini gruplandırıp şu on başlık altında toplayanlar olmuştur: “Tasavvuf, 1. Zühttür, 2. Güzel ahlâktır, 3. Tasfiye yani kalb temizliğidir, 4. Tezkiye yani nefs ile mücahededir, 5. İstikamettir yani Kitap ve Sünnet’e sarılmaktır, 6. Allah’a tam teslimiyettir, 7. Rabbaniliktir, 8. İslâm’ın ruh hayatıdır, 9. Bir batın ilmidir, 10. Havassa ait ledün ilmidir.” (Yılmaz, 1994: 30)
Çıkışı ve gelişimi ile yapılan tarifleri göz önüne getirdiğimizde tasavvufun merkezî konularını, uygulama şeklini ve ana hedefini şu şekilde özetlemek mümkündür: Tasavvuf, inanmış ferdin ilme’l-yakîn seviyesinde bildiği imanî konulara ait bilgisini ayne’l-yakîn mertebesinden geçirerek neticede hakka’l-yakîn seviyesine ulaştırmak ister. Bunu gerçekleştirmek için dünya ile sadece ihtiyaç kadar ilgi kurmasını sağlar yani kıllet-i taam, kıllet-i menâm, kıllet-i kelam ve uzlet ani’l-enam sistemini uygular. Bu arada nafileler dâhil bütün ibadetleri adabına varıncaya kadar titizlikle ikame etmesini söyler. Geceler boyu yapacağı tefekkür, tevbe ve istiğfarlar, dökeceği gözyaşı, okuyacağı Kur’ân-ı Kerîm ve engin evrad u ezkâr da bu ibadet manzumesinden sayılır. Şer’i ahkâmı kılı kırk yararcasına yaşayıp takvâ ve vera’ seviyesine varacak bir helal-haram hassasiyeti, bu yolun olmazsa olmazlarındandır. Onun için ‘Tasavvuf ehlinin mezhebi ruhsat değil, azimettir.’ denilmiştir. Hattâ sadece kendi mezhebinin değil, diğer mezheplerin de görüşünü uygulayarak onların da nurundan istifade etme tavsiye edilmektedir. (Rabbanî, 1976: II, 36) Aynı zamanda mutasavvıf olan İmam Şa’ran’i’nin Mizanu’l-Kübra adlı eseri fıkhî konuları ve ihtilâfları azimet-ruhsat / teşdit - tahfif şeklinde ikili bir tasnife tabi tutmuş, böylece mutasavvıf kişiye yol göstererek azimete uymasına yardımcı olmuştur. (Şa’ranî, 1989) Şüphesiz bunları gerçekleştirmek için sıkı bir riyazet ve seyr u sülûk pratiğine ihtiyaç olacaktır. Bunların hepsinin meyvesi de Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabında tahakkuk eden ahlak-ı hasenedir. Böylece mutasavvıf Allah-insan-varlık arasındaki münasebeti, en uygun şekliyle kurarak insan-ı kâmil olur ve Cennet’te yaşamaya layık bir kıvam kazanır. Bu makama yükselen ve İlâhî cezbenin çekim alanına giren müridin öncelikle Allah’a (celle celâluhu), sonra da başta O’nun habibi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün varlığa sevgi, muhabbet ve aşk nazarıyla bakması ve bazen bu aşkını sema, şiir, musiki vb. şekillerde ortaya koyması elbette kaçınılmazdır. Bu uygulamalar sırasında Kur’ân’ın çok katmanlı mânâları, varlığın hakikati ve yaradılış sebebi, insanın diğer varlıklar arasındaki yüce mertebesi ve mânevî yapısı vb. konular hakkında kalbine hutur edecek ilhamlar ve keşifler olabilir. Ama o çoğu zaman onu asıl işinden alıkoymasınlar diye bunlara iltifat etmez; sadece muhataplarına şekerleme nev’inden bazen bunların cüzî bir kısmını işaret şeklinde dile getirir veya hâliyle hissettirir.
Evet, tasavvufun hedefi, ana konusu ve metodu çok kısa olarak bu şekilde özetlenebilir.
Ancak maalesef daha sonra bu anlayış ve hayat tarzının merkeziyeti zedelendi. Yani her ne kadar tasavvuf ehli bu yolun amel, takva, rıza, sabır, istiğna, ihlas, riyâzat, tebettül, hüzün, tevekkül, vera’, muhabbet, Cehennem korkusu, hayâ, seha, şecaat, af, müsamaha, kanaat, huşu, Hakk’a iltica, mücahede, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, evrad u ezkâr… üzerine bina edildiğini, işin özünün bunlardan oluştuğunu, yapılan bütün izah ve gayretlerin bunları anlayıp gerçekleştirmeye matuf olduğunu dile getirmiş ve yazmışlarsa da maalesef bahsi geçen konular gereken ilgiyi görmez oldu. Bunların yerine tasavvuf ehlinin varlık ve bilgi anlayışları ile insan yetiştirme metotlarını konu edinen vahdet-i vücûd, ricalu’l-gayb, rabıta, zikir şekli, sema, keşf, keramet, rüya, ilham… gibi hususlar üzerinde fikir beyan etmek merkeze alındı. Son zamanlarda özellikle akademik çevreler ve tasavvufa ilgi duyan gayrimüslimler ise daha çok vahdet-i vücûd ve tasavvufun ılımlı ve faklı bir İslâm anlayışı olduğu iddiası üzerinde durmakta ve bunu öne çıkarmaktadırlar. Vahdet-i vücûd vb. konular yüzyıllardır tartışıldığı için onları ilgili eserlere havale edip daha güncel olan son konuya bir nebze değinmek istiyoruz.
Tasavvuf ve Ilımlı İslâm Yorumu
Şu soruyu sormak ve açık yüreklilikle tahlil edip cevaplamak gerekir: Gerçekten tasavvuf İslâm’ın daha ılımlı, daha hoşgörülü ve daha insancıl bir yorumu mudur? Kanaatime göre bu soruda tartışılacak birden fazla nokta bulunmaktadır.
Tasavvuf genel olarak İslâm’ın bir yorumu olmadığı gibi, farklı bir yorumu hiç değildir. Zîrâ tasavvuf Kur’ân ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’inde var olan, tefsir ve hadîs şerhlerinde tespiti ve izahı yapılan, fıkıh kitaplarında sıhhat şartları ve işleyişi açıklanan İslâm’ı, halkın genelinden daha derin, daha dikkatli, daha ağır, daha titiz… yaşamak demektir. Bu titizliği azami takva, azami vera, azami zühd, azami nafile ibadet ve evrad u ezkarla da perçinlemektir. Öyle ki bu yolda gidenler kolaylaştırıcı fetvalardan alabildiğine kaçınarak azimet mezhebini seçmişlerdir. Sünnet’e bağlılıkları dillere destan olduğu gibi bid’atla savaşları da meşhurdur. Meselâ en meşhurlarından olan İmam Rabbani kendi misyonunu bid’ata karşı çıkıp Sünnet’i ihya etmek olarak tesbit etmiştir. Harama karşı titizlikleri sadece şüpheli şeylerden kaçınmak değil, mubahların da birçoğunu terk etmek şeklindedir. Nitekim, bu hassasiyetinden ötürü ilk tasavvuf yazarlarından el-Muhasibî, babası Mü’tezilî görüşlere sahiptir diye geriye bıraktığı mirasa el sürmemiştir. Haram veya şüpheli şeyler sadece yeme içmeden ibaret olmayıp; bilindiği gibi kadın erkek münasebetlerinden, yöneticiliğe varıncaya kadar hayatın hemen her alanında dikkat edilmesi gereken sınırlar bulunmaktadır ve tasavvuf ehli bunlara titizlikle uyar.
Öyle ise tasavvuf ehline ve tasavvufî bakış açısına İslâm’ın farklı bir yorumu demek yanlış olduğu gibi onu “şer’i ahkâmın sınırlarını tanımayan veya aşan” mânâsında hoşgörülü veya Hümanist görmek de yanlıştır. İnsanı hattâ bütün yaratılmışları Yaratan’dan dolayı sevmek, değer vermek, merhametle yaklaşmak, sadece tasavvuf ehline ait bir ayrıcalık değildir; her mümin hattâ her insan böyle davranmalıdır ve bazılarına göre en katı prensipleri vazeden fıkıh da, fıkıhçı da konuya böyle yaklaşır. Elbette suç işleyen kişiyi cezalandırmak gerekir ve fıkıh bunun prensiplerini belirler. Ama suç işlediği hâlde bir insana hangi tasavvuf ehli ceza verilmesine karşı çıkabilir? Zîrâ bunu yapmak Kur’ân’ın prensiplerini açıkça çiğnemek mânâsına geldiği gibi sosyal düzeni bozmak ve anarşiye davetiye çıkarmak demektir. Onun için de her mutasavvıf, diğer müminler gibi dört fıkıh mezhebinden birine bağlıdır ve adabına varıncaya kadar her prensibi titizlikle uygular. Hattâ Ehl-i Sünnet çizgisinden taviz veren kişi ve tarikatları İslâm dışı sayar. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi halkın taklit seviyesinde inanıp uyguladığı prensipleri, âdeta hissedercesine inanıp yaşamak için, zorlu seyr u sülûk yollarını aşar; böylece çok üstün bir ahlak seviyesini yakalamaya çalışır.
Netice
Dinin üç cephesinden ikisini oluşturan fıkıh ve kelâmda olduğu gibi, üçüncü cephesi ruh ve mânâ boyutunu oluşturan tasavvufta da dağınıklık ve tahriften korunabilmek için, ilk dönemden bu yana üzerinde ittifak edilen hususlar tekrar merkeze alınarak bir anlayış ve hayat tarzı geliştirilmeli ve sahip çıkılmalıdır. Aksi takdirde günümüzde bazı misalleri görüldüğü gibi, bir taraftan İslâm’la bağdaşmayan ve dinle ilişkisi olmayan, amel ve ibadet kavramının unutulduğu, bir tür Yunan Hümanizm’ine benzeyen davranış biçimleri, Tevhit izahları, sözüm ona zikir uygulamaları/törenleri, eklektik din anlayışları vs. ortaya çıkacak; diğer taraftan bazen roman şeklinde ve kişisel gelişim uslub ve edasıyla, bazen içi doldurulamayan modern psikoloji kavramları ya da içi boşaltılmış tasavvuf terimleriyle dile getirilen ruh ve mana âlemine ait konular, maalesef insan hayatında ciddi bir mânâ ve tesir bırakmadan tüketilecek, kanıksanacak ve bu noktada da İslâm’ın ruh bütünlüğü ve insicamı bozulacak, tanınmaz hâle gelecek ve tahriflere kapı açılacaktır.
Kaynaklar
1. Aydın, M. (1986) İslâm’a Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 3, ss.1-2, İzmir.
2. Zühd,
3. Hanbel, A. (1983), Müsned, II, 381, Beyrut.
4. İbn Hâldun, (1983), Mukaddime, II, 1123, İstanbul.
5. Münavî, A. (1972), Feyzu’l- Kadir, II, 134, Beyrut.
6. Özköse, K. (2002), Zühd ve Sûfîlerin Zühde Yükledikleri Anlam, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. VI, s. I, ss. 186. Rabbanî, İ. (1976), Mektûbât, 22. Mektup, c. 2, s. 34. İstanbul.
7. Şa’ranî, A. (1989) el-Mizanu’l-Kübra, Beyrut.
8. Yılmaz, H.K. (1994), Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 30, İstanbul.